TARİHİSTAN https://www.tarihistan.net Türk ve Dünya Tarihi Sat, 10 Apr 2021 15:59:10 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.7 Vatan Savunmasına Adanmış Bir Ömür: MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK https://www.tarihistan.net/vatan-savunmasina-adanmis-bir-omur-maresal-fevzi-cakmak.html https://www.tarihistan.net/vatan-savunmasina-adanmis-bir-omur-maresal-fevzi-cakmak.html#respond Sat, 10 Apr 2021 15:56:38 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2358

Doğum Tarihi: 12 Ocak 1876, Cihangir Ölüm Tarihi: 10 Nisan 1950, Teşvikiye, İstanbul Mareşal Fevzi Çakmak, yoluna çıkan tüm zorluklara rağmen idealleri ve düşüncelerinden taviz vermeden vatan topraklarını koruyan bir kahraman olarak tarihe geçti. Yaşamının yarısından fazlasını savaş meydanlarında geçiren, Türkiye’nin ikinci ve son mareşali Fevzi Çakmak, hakkında çıkarılan idam kararı ve görevden uzaklaştırılma gibi yoluna çıkan engellere […]

The post Vatan Savunmasına Adanmış Bir Ömür: MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 12 Ocak 1876, Cihangir
Ölüm Tarihi: 10 Nisan 1950, Teşvikiye, İstanbul

Mareşal Fevzi Çakmak, yoluna çıkan tüm zorluklara rağmen idealleri ve düşüncelerinden taviz vermeden vatan topraklarını koruyan bir kahraman olarak tarihe geçti.

Yaşamının yarısından fazlasını savaş meydanlarında geçiren, Türkiye’nin ikinci ve son mareşali Fevzi Çakmak, hakkında çıkarılan idam kararı ve görevden uzaklaştırılma gibi yoluna çıkan engellere rağmen Cumhuriyet öncesi ve sonrasında idealleri ve düşüncelerinden taviz vermeden vatan topraklarını korumak için mücadele etti.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun 2’nci, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876’da İstanbul Anadolu Kavağı’nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi.

“Mustafa Fevzi” adını alan Fevzi Çakmak, 10 yaşında Selanik’te askeri ortaokula başladı. Daha sonra 1887’de İstanbul’da Soğukçeşme Askeri Ortaokuluna kaydoldu. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Mart 1890’da başladığı Kuleli Askeri Lisesini Şubat 1893’te ikincilikle bitirdi.

Aynı yıl Kara Harp Okuluna geçen, burayı da piyade subayı olarak tamamlayan Fevzi Çakmak, başarıları dolayısıyla kurmay sınıflara devam hakkı kazanarak Harp Akademisine geçti. 16 Mart 1897’de üsteğmen, 25 Aralık 1898’de de kurmay yüzbaşı olarak akademiden mezun olan Fevzi Çakmak, Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’na atandı.

Çakmak, burada karargah subaylığı, Metroviçe Tümeni Karargah Subaylığı, Taşlıca Mutasarrıfı ve Komutanlığı, Mürettep Kosova Kolordusu Kurmay Başkanlığı, Mürettep Garp Ordusu Kurmay Başkanlığı, Nizamiye Yakova Tümen Komutanlığı, Kosova Kuvayi Umumiyesi Kurmay Başkanlığı, Vardar Ordusunda Şube Müdürlüğü görevlerini yürüttü.

22 Aralık 1914’de 5’inci Kolordu Komutanlığı’na getirilen Fevzi Çakmak, 2 Mart 1915’te Mirliva (Tümgeneral) ünvanını aldı.

Birinci Dünya Savaşında kolordusu ile Çanakkale savaşlarına katıldı. Savaş sonunda Atatürk’ün Anafartalar Grup Komutanlığından ayrılması üzerine bu göreve vekaleten baktı, düşman bu cepheden ayrılana kadar bu görevine devam etti.

Ardından 2’nci Kafkas Kolordusu Komutanlığı ve 2’nci Ordu Komutanlığı görevlerinde bulunan Fevzi Çakmak, 28 Temmuz 1918’te Korgeneralliğe (Ferik) yükseldi. Mondoros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından 24 Aralık 1918’te de Genelkurmay Başkanlığına atandı.

Bu makamda bulunduğu sürece anlaşma şartlarını yerine getirir görünerek pek çok silah ve cephanenin düşman eline geçmesini de önledi.

İzmir’in Yunan Ordusu Tarafından İşgaline Karşı Çıktı

Mondoros Mütarekesi’nin tek taraflı uygulanması ve İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgaline karşı çıkan Fevzi Çakmak, 1919 yılı mayıs ayı başlarında Yunanlıların İzmir’e çıkarma yapma hazırlıkları sürerken, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın makamında bulunmadığı kısa bir süreden yararlanarak, İzmir’deki Kolordu Komutan Vekili Albay Süleyman Fethi Bey’e “Çıkarılan devriyelerin peyderpey miktarlarının artırılarak Yunanlıların İzmir’i işgal etmeleri ve bir oldu bitti yaratmaları muhtemeldir. Bunun için derhal Averof zırhlısı komutanına, badema (bundan sonra) devriye çıkarılırsa, bunları Türk birliklerinin silah ile karşılayacağını tebliğ ediniz.” telgrafını çektirdi.

Bu tebliğe karşılık Süleyman Fethi Bey’in “Dinlemeyip çıktıkları takdirde bu emir yerine getirilecek midir?” sorusuna da “Tereddüt edilmeden ateş edileceği” yanıtını verdi.

Bu tebliğ etkisini gösterdi, işgal gününe kadar bir daha Yunan devriyeleri İzmir’e ayak basmadı. İtilaf devletlerinin baskısı ile Fevzi Paşa Genelkurmay Başkanlığından uzaklaştırılırken Yunanlılar da 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e çıktı.

Daha sonra Fevzi Çakmak önce 1’inci Ordu Komutanlığına, ardından 3 Şubat 1920’de Harbiye Nazırlığına (Milli Savunma Bakanlığına) atandı.

Fevzi Çakmak, bu görevi sırasında Kurtuluş Savaşına değerli hizmetlerde bulunurken, İstanbul’dan birçok silah ve cephanenin Anadolu’ya taşınması ve değerli komutanların Anadolu’ya geçmesinde rol oynadı.

İstanbul müttefik kuvvetler tarafından resmen işgal edilince Fevzi Çakmak, Harbiye Nazırlığı görevinden 21 Nisan 1920’de ayrılarak Anadolu’ya geçti.

Fevzi Çakmak Anadolu’ya geçtikten sonra Ankara hükümetince 3 Mayıs 1920’de Kozan Milletvekili sıfatıyla Milli Savunma Bakanlığına ve Bakanlar Kurulu Başkan Vekilliğine seçildi. Burada çalışmalara başlayarak, yeni ordunun kurulmasında büyük rol oynadı.

İdamına Karar Verildi

İstanbul hükümeti tarafından Anadolu’ya geçmesi hoş karşılanmayan Fevzi Çakmak için 27 Mayıs 1920’de İstanbul 1’inci İdare-i Örfiye Divan-ı Harbi tarafından gıyaben askerlikten uzaklaştırılmasına, nişan ve madalyalarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.

9 Kasım 1920’de Genelkurmay Başkanı Albay İsmet Bey’in Batı Cephesi Kuzey Kesimi Komutanlığı’na atanarak ayrılması nedeniyle Genelkurmay Başkan Vekilliğini de üstlenen Fevzi Çakmak’ın rütbesi İkinci İnönü Zaferi’nin ardından 3 Nisan 1921’de TBMM tarafından Orgeneralliğe (1’inci Ferik) yükseltildi.

Fevzi Çakmak, Eskişehir ve Kütahya’da istenilen sonucun alınamaması üzerine halkta ve ordu içerisindeki moral bozukluğuna karşı gerek TBMM’de gerekse yaptığı konuşmalarla gerekse verdiği beyanatlarla moral yükselten kişiydi.

“Düşmanın Kolları Mezarlarına Yaklaşıyor”

Fevzi Çakmak, bu moral bozukluğuna karşı verdiği bir beyanatında, “Düşmanın ilerlemesine karşı halkın katiyen tereddüt ve endişe etmesine mahal yoktur. Düşmanın, Anadolu içerisine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor. Bu yeni sefer, düşmanın ölüm yolculuğudur.” ifadelerini kullandı.

5 Ağustos 1921’de Milli Savunma Bakanlığı’ndan ayrılan ve asaleten Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, 12 Temmuz 1922’de de Bakanlar Kurulu Başkanlığından ayrılarak Büyük Taarruz hazırlıklarıyla ilgilenmek üzere cepheye gitti.

Fevzi Çakmak, 31 Ağustos 1922 tarihinde de Büyük Zafer’in kazanılmasındaki yüksek hizmetlerinden dolayı TBMM tarafından mareşalliğe terfi ettirildi. Böylece Kurtuluş Savaşı’nın Atatürk’ten sonra ikinci mareşali Fevzi Çakmak oldu.

5 Ağustos 1921- 3 Mart 1924 tarihlerinde Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekilliği, 3 Mart 1924’ten yaş haddinden emekli olduğu 12 Ocak 1944 tarihine kadar da Genelkurmay Başkanlığı görevini sürdürdü.

Yaşamının büyük kısmını asker olarak geçiren ve yurt savunmasında titizlikle görev yapan Fevzi Çakmak, yarım asrı bulan fiili hizmetinin büyük bölümünde Arnavutluk Harekatı, İtalyan Harbi, Arnavutluk İsyanı’nın bastırılmasını sağlayarak, Balkan Harbi, 1’inci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı cepheleri ve muharebe meydanlarında tümen, kolordu ve orduları komuta etti.

Bu savaşlardaki üstün gayretleri ve zafere katkıları karşılıksız kalmayan Fevzi Çakmak’a “Gümüş İmtiyaz Madalyası, Altın İmtiyaz Madalyası, Altın Muharebe Liyakat Madalyası ve İstiklal Madalyası ile Avusturya-Macaristan Harp Nişanı, Alman Kronodör Nişanı, Alman Demir Haç Nişanı, 1’inci Mecidi Nişanı, 5’inci Mecidi Nişanı, Kılıçlı 2’nci Osmani Nişanı, 4’üncü Osmani Nişanı” verildi.

Ordunun Politikaya Karışmasına Razı Olmadı

Atatürk’ün sevdiği, saydığı ve güvendiği bir komutan olan Fevzi Çakmak, Çanakkale’de başlayan arkadaşlığını, Atatürk’ün ölümüne kadar karşılıklı sevgi, saygı ve bağlılıkla sürdürdü.

TBMM’deki muhalefet grubunun, Mustafa Kemal Paşa’nın yerine kendisini geçirme fikrini açtığı Fevzi Çakmak bunu tereddütsüz reddetti ve şu yanıtı verdi:

“Bana böyle bir mevkiyi layık gördüğünüz için teşekkür ederim fakat bu teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bu dediğiniz şey hiçbir zaman olamaz. Sizin de bu yolda çalışmaktan vazgeçmenizi tavsiye ederim. Hepimiz bulunduğumuz mevkilere rıza gösterecek ve el birliği ile memleketin yükselmesi için çalışacağız; yapılacak o kadar çok işimiz var ki hepimize bol bol yeter. Eğer bu yolu bırakarak birtakım siyasi entrikalara kapılacak olursak bu memleketi batırırız. Buna da hakkımız yoktur. Hele ordunun politikaya karışmasına hiçbir şekilde razı olamam. Ben bugün ordunun en sorumlu bir yerinde bulunuyorum. Teklifinizi kabul edecek olursam yarın benim yerime geçecek olan bir paşa da ordunun kendisine bağlı olduğuna güvenerek beni devirir ve yerime geçer. Onu da çok geçmeden bir üçüncü paşa taklit eder. Memleket asıl o zaman askeri diktatörlüğe doğru kayar ve memleketin bizden beklediği hizmetlerin hiçbirisi yapılamaz.”

Atatürk’ün vefatından sonra tekrar Fevzi Çakmak’a Cumhurbaşkanlığı teklifi ile gelindi ve “Meclis’te ve orduda çoğunluk sizi Cumhurbaşkanı görmek istiyor” denildi.

Fevzi Çakmak ise Genelkurmay Başkanı olduğunu belirterek “Anayasaya göre Cumhurbaşkanı ancak Meclis’in içinden seçilebilir” yanıtını verdi. “Peki bize aday gösterebilir misiniz?” sorusuna da Çakmak, “Bana kalırsa bugünkü durumda Atatürk’ün yerine geçmeye en layık olan şahıs, İsmet İnönü’dür. Bu benim sadece kendi düşüncemdir. Fakat Büyük Millet Meclisi kimi layık görür de seçerse o benim de Cumhurbaşkanım olur. Yeter ki bu seçilme, kanuna ve anayasaya uygun olsun” yanıtını verdi.

İkinci Dünya Savaşı başladığında ise Fevzi Çakmak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye her fırsatta savaşın sınırların uzağında olduğuna, orduyu kuvvetlendirecek fakat savaşın dışında kalmak için çalışacaklarına ilişkin sözleriyle, ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na katılmamasında önemli bir rol üstlendi.

Siyasi Yaşamı

Mareşal Fevzi Çakmak, askeri hayatı sona erip emekli olduktan sonra 1945’te çok partili hayata geçilmesiyle Demokrat Parti’nin kurulmasına destek verdi. 1946 seçimlerinde İstanbul milletvekili olarak parlamentoya giren Fevzi Çakmak, bir süre sonra parti içinde çıkan anlaşmazlıklar neticesinde Demokrat Partiden ayrılarak, Millet Partisi’ne geçti ve bu partinin onursal başkanlığını yaptı. Mareşal Fevzi Çakmak 10 Nisan 1950 Pazartesi sabahı saat 07.30’ta vefat etti ve Eyüp Mezarlığı’na defnedildi.

Fıtnat hanım ile evli ve iki çocuk babası olan Mareşal Fevzi Çakmak, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Farsça, Arapça, Arnavutça ve Sırpça biliyordu.

“Bir ordunun muharebe vasıta ve usulleri alınabilir, lakin milli seciye ve ruh kıymeti nesilden nesile intikal eder.” sözüyle tarihe not düşen Mareşal Fevzi Çakmak’ın “Büyük Harpte Şark Cephesi Hareketleri”, “Garbi Rumeli’nin Suret-i Ziyaı ve Balkan Savaşı’nda Garp Cephesi” adlı eserleri bulunuyor.

Kaynak: AA
İnfografik: AA/Murat Usubaliev
ANKARA – Yıldız Nevin Gündoğmuş

The post Vatan Savunmasına Adanmış Bir Ömür: MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/vatan-savunmasina-adanmis-bir-omur-maresal-fevzi-cakmak.html/feed 0
Şairlerin Sultanı : Bâkî https://www.tarihistan.net/sairlerin-sultani-baki.html https://www.tarihistan.net/sairlerin-sultani-baki.html#respond Wed, 07 Apr 2021 12:27:28 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2347

Doğum Tarihi: 1526, İstanbul Ölüm Tarihi: 7 Nisan 1600, İstanbul “Avazeyi bu aleme Davud gibi sal Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” Yaşamının büyük bölümünü İstanbul’da geçiren, renkli kişiliği ve etkili dizeleriyle yüzyıllar sonra dahi adından söz ettiren divan edebiyatı şairlerinden Baki’nin vefatının üzerinden 421 yıl geçti. “Sevgilinin yanağı üstüne saçından ter damlasa […]

The post Şairlerin Sultanı : Bâkî first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 1526, İstanbul
Ölüm Tarihi: 7 Nisan 1600, İstanbul

“Avazeyi bu aleme Davud gibi sal
Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş”

Yaşamının büyük bölümünü İstanbul’da geçiren, renkli kişiliği ve etkili dizeleriyle yüzyıllar sonra dahi adından söz ettiren divan edebiyatı şairlerinden Baki’nin vefatının üzerinden 421 yıl geçti.

“Sevgilinin yanağı üstüne saçından ter damlasa sanki açılmış gül yaprağı üzerine çiğ tanesi düşmüş gibi olur, Salınarak yürüyen servi ağacının üzerine bir deste gül bağlasan da yine gül yanaklı, güzel boylu sevgilinin yerini tutamaz” gibi unutulmaz dizelere imza atan Baki, 1526’da İstanbul’da dünyaya geldi.

Asıl adı Abdülbaki Mahmut olan şair, kısa süre saraç çıraklığı yaptı, daha sonra medreseye başladı. Devrin ünlü alimlerinden Karamanlı Ahmet Efendi ile Mehmet Efendi’den dersler alan Baki, tarihçi Hoca Sadettin Efendi ve şair Nev’i ile ders arkadaşlığı da yaptı.

Baki, 18-19 yaşlarındayken İstanbul’un en beğenilen genç şairlerinden biri oldu, hocası Mehmet Efendi için yazdığı “Sümbül Kasidesi” ile ününü artırdı ve dönemin ünlü şairlerinden Zati’nin dikkatini çekti.

Nahçıvan seferinden dönen Kanuni Sultan Süleyman’a 1554’te takdim ettiği kasidesi ile padişahın da dikkatini çeken usta şair, Süleymaniye Medresesi’nde derslerine devam ettiği Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi’nin Halep kadılığına atanmasının ardından Halep’e gitti.

Şair Baki, İstanbul’a döndükten sonra 1560’ta Şeyhülislam Ebussuud Efendi ile tanıştı, 1564’te ise padişahın isteğiyle Silivri’deki Piri Paşa Medresesi’nde göreve başladı.

4 Padişahın Saltanatına Tanıklık Etti

Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatı üzerine duyduğu üzüntüyü “Kanuni Mersiyesi” ile dile getiren Baki, 2. Selim döneminde Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın yakınında bulundu.

Saray toplantılarına çağrılmaya başlanan divan şairi, 3. Murad döneminde de vazifeye devam etti ve Süleymaniye Müderrisi oldu.

Mekke ve Medine kadılıklarına atanan, ikişer kez İstanbul ve Anadolu kazaskerliği, üç kez de Rumeli kazaskerliği yapan Baki, 7 Nisan 1600’de İstanbul’da vefat etti.

Hayattayken “Şairlerin Sultanı” anlamına gelen “Sultanü’ş Şuara” unvanını alan Baki’nin cenaze namazını Fatih Cami’nde Şeyhülislam Sun’ullah Efendi kıldırdı.

Baki, cenazeye katılan devlet erkanı, vezirler, alimler, şairler ve sevenlerinden oluşan kalabalık tarafından, Edirnekapı’nın dışında Eyüp Sultan’a giden yol üzerinde La’li Efendi Çeşmesi yakınında hazırlanan kabre defnedildi.

Şiire Birçok Yenilik Getirdi

Divan edebiyatında şiire biçim ve içerik açısından birçok yenilik getiren Mahmud Abdülbaki, özel hayatında serbest ve hoşgörülü olmasına rağmen memuriyet hayatında dış tesirlere kapılmadı.

Şahsi mührüne “Dünya geçicidir, vefa yoktur. Her şey gibi Baki de geçicidir.” anlamındaki beytini yazdıran şairin, hükümlerinde adaletten ayrılmamasıyla dikkati çekti.

Türk şiirinin önemli isimler yetiştirdiği bir yüzyılda yaşadığı halde hepsini gölgede bırakan Baki, daha çok kaside ve gazel yazdı.

Şiirlerinde şekil mükemmelliğini sağlamaya, edebi sanatları ustalıkla kullanmaya ve kelime oyunların yapmaya çalışan şair, “Divan”, “Fazail ül-Cihad”, “Maalim-ül-Yakin fi Siret-i Seyyid-il-Mürselin” ve “Fazail-i Mekke” eserlerini kaleme aldı.

Eserleri, 16’ncı yüzyıl Osmanlı toplumunun beğenisine uygun, sanat incelikleri ve hayal güzellikleriyle dolu olan Baki, çağdaşı şairlere göre daha sade ve anlaşılır bir dil seçti.

Divan şairi, duru ve temiz İstanbul lehçesinin yanı sıra şiirlerinde halk deyimleri ve söyleyişlere de yer verdi.

Şair, Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan divanında 27 kaside, 2 terkib-i bend, 1 terci-i bend, 7 tahmis, 619 gazel, 24 kıta, bir tarih ve 38 müfrede yer verdi.

The post Şairlerin Sultanı : Bâkî first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/sairlerin-sultani-baki.html/feed 0
Cafer Seydahmet Kırımer ve Türkçülük Üzerine https://www.tarihistan.net/cafer-seydahmet-kirimer-ve-turkculuk-uzerine.html https://www.tarihistan.net/cafer-seydahmet-kirimer-ve-turkculuk-uzerine.html#respond Sun, 04 Apr 2021 14:07:43 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2343

Doğum Tarihi: 1 Eylül 1889, Kırım, Yalta Ölüm Tarihi: 3 Nisan 1960, İstanbul Cafer Seydahmet Kırımer (1889–1960), uzun yıllar Türkiye’de yaşamış Kırım’lı bir Türkçü düşünür ve yazardır. Kırım’ın bağımsızlığının kazanılması yolunda yürütülen mücadelenin önderlerinden biridir. Doğum yeri, Kırım’ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyü olup, İstanbul’da yaşama gözlerini kapamıştır. Aslında zengin bir aileye mensup olan Kırımer, ilkokulu Kırım’da, orta ve liseyi ise İstanbul’da […]

The post Cafer Seydahmet Kırımer ve Türkçülük Üzerine first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 1 Eylül 1889, Kırım, Yalta
Ölüm Tarihi: 3 Nisan 1960, İstanbul

Cafer Seydahmet Kırımer (1889–1960), uzun yıllar Türkiye’de yaşamış Kırım’lı bir Türkçü düşünür ve yazardır. Kırım’ın bağımsızlığının kazanılması yolunda yürütülen mücadelenin önderlerinden biridir. Doğum yeri, Kırım’ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyü olup, İstanbul’da yaşama gözlerini kapamıştır.

Aslında zengin bir aileye mensup olan Kırımer, ilkokulu Kırım’da, orta ve liseyi ise İstanbul’da okudu. İstanbul’daki tahsili sırasında, bazı Türk milliyetçisi yazarların etkisi ile genç yaşta siyasetle ilgilenmeye başladı. II. Meşrutiyet’in ilânından (1908) sonra, üç arkadaşı ile İstanbul’da Kırım Talebe Cemiyeti’ni kurdu. Daha sonra Kırım’a giderek (1910) Kırım Türklerinin bağımsızlığı için çalıştı. Bir süre Paris’te, Hukuk Fakültesi’nde okuduktan (1911) sonra İstanbul’a döndü. İstanbul’da, Şahab Nezihi takma adıyla Türkçülük üzerine yazılar yazdı. O sırada yayınladığı bir kitap yüzünden, Babıâli tarafından hakkında kovuşturma açılınca, Paris’e kaçmak zorunda kaldı.1917 devriminden sonra, Akmescit’te, Kırım Müslümanları Merkez Komitesi’nin kurulmasına önderlik etti ve Moskova’da toplanan Rusya Müslümanları Kurultayı’na Kırım temsilcisi olarak katıldı. Kırım Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunda (1917) ve anayasasının hazırlanmasında etkin görevler aldı ve bir süre bu ülkede Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlığı görevlerini yürüttü. Rusya’nın Kırım’ı işgâli üzerine tekrar İstanbul’a döndü; ancak buradan da Damat Ferid Paşa hükümetince sınır dışı edildi. Almanya’nın Kırım’ı işgâlinden sonra yurduna dönen Kırımer’in, 1921–22 kıtlık yıllarında, çalışmaları ile çeşitli ülkelerden yurduna yardım sağladığı bilinmektedir.

Daha sonra, yeniden İstanbul’a gelen ve uzun yıllar İstanbul’da kalan Kırımer’in, Kırımlı göçmenlerin Türkiye’ye alınmasında büyük etkisi olmuştur.

Cafer Seydahmet Kırımer, Kırım’ın bağımsızlığı ve Türkçülük yolunda büyük hizmetler vermiştir. Başlıca eserleri arasında, “Unutulmaz Gözyaşları” (1908), “Yirminci Asırda Tatar Millet-i Mazlûmesi” (1912) ve “Gaspıralı İsmail Bey” (1934) sayılabilir. Kırımer, ayrıca yurdumuzun çeşitli illerinde Türkçülük konusunda verdiği konferanslarla da tanınmaktadır. “Doğu” dergisinde de iki yazısı yayınlanan Kırımer’in 1920 yılından itibaren tuttuğu anı notlarının 1954–1960 yılları arasındaki bölümü, ölümünden 43 yıl sonra yayınlanmıştır.

Doğu dergisinde, “Türkçülüğün, Türkçülük esaslarının ve büyük ülkümüz için çalışma yollarının her yönden aydınlatılmasına hizmet etmek üzere bu anketin yapılmasını gerekli buluyoruz” önyazısı ile başlanan “Türkçülük Nedir?”  anketine, Cafer Seydahmet Kırımer’in, Mart 1943 tarihinde gönderdiği yazıyı aşağıda sunuyoruz  (Yazıdaki bazı eski sözcükler, günümüz Türkçesine çevrilmiştir):

“Türkçülük hakkında düzenlediğiniz faydalı ve lüzumlu ankete, benim de cevap vermekliğimi arzu etmişsiniz. Konunun önemi açıktır. Bana, bu ağır ve nazik suallere yetkili zatların verdikleri cevapları okumak düşerdi. Israrlarınızı kıramadığımdan, ben de bazı düşüncelerimi kısaca yazıyorum:”

Türkçülükten anladığınız nedir?

“Bu soruya, Türkçülüğün geçirdiği gelişime uygun olarak şöyle cevap verebiliriz: Türkçülük, Türklerin kendi ulusal benliklerini bulmalarıdır. Türkçülük, Türklerin kültür birliklerini kavramaları ve kuvvetlendirmeleridir. Türkçülük, Türklerin kültürel ve siyasî birlik ülküleridir. Türkçülük ülküsünü, iş ve amaç bakımından daha açık olarak, “Büyük Türk milletinin kurtulmasını, birleşmesini, yükselmesini sağlamaya temel olan ulusal bir fikir akımıdır” diye tanımlayabiliriz.”

En eski Türkçülük izleri hangi tarihte görülür? En bilinçli Türkçülük hareketi ne zaman başlamıştır?

“En eski Türkçülük izleri ve tarihi kesinlikle kestirilemez. Fakat kanımca, milattan 201 yıl önce Çin Sındığı savaşını kazanmış olan Mete’yi ilk Türkçü kahraman olarak tanıyabiliriz. General Ömer Hâlis Bıyıktay’ın, 1935 yılında yayınlanan “Mete’nin Çin Sındığı Savaşı” kitabında, Mete’nin şu sözlerine yer veriliyor: “Bütün Türkleri bir devlet hâlinde, bir bayrak altında toplamak, her Türk’ü sağlam, bilgili ve zengin yapmak”. İşte hepimizin benliğini sarsacak ve yolumuzu aydınlatacak biricik ülkü budur, bu olacaktır.

Göktürklerden, VIII. yüzyıldan kalma Orhun ve Tola kitabelerini de, Prof. Rashony’nin “Dünya Tarihinde Türklük” (1942) kitabında belirttiği gibi, “Her satırında ulusal duygular akseden” (9) ve yurdu, ulusu, imparatorluğu korumak, Türk ulusunun mahvolmayacağına kutsal bir imanla inanmak amacını canlandıran bu eserleri de Türkçülük ülküsünün ebedî abideleri saymak yerinde olur.

Türkçülüğün tarihî gelişimi incelenirken de, Türkçülükle Türkoloji’nin veya Türkiye’nin karıştırılmaması gerekir. Ne kültür ve ne de bunun incelenmesi Türkçülük demek değildir. Bunların ulusal endişe ile yoğrulmaları, ulusal ülküye bağlanmaları ile Türkçülük canlandı. “Ulusal ülküye” diyoruz, çünkü Türkçülük ülküsünün geniş ve kapsamlı olması, yâni bütün Türk milletini kavraması şarttır.

Türkçülük, kabileciliği ve bölgeciliği reddeder. Yalnız siyasî bakımdan değil, bilhassa kültür bakımından da Türk milletinin en sağlam, en yüksek gelişimi ancak Türkçülükle sağlanabileceğinden, Türkçülük, ulusal varlığı, ulusal bünyeyi parçalamayı amaçlayan bölgeciliği kendi ruhuna ve amacına karşı giden en kötü düşman olarak tanır. Ancak, ilim sahasında kalmayan, bir bölge çerçevesi içinde bocalamayan, tüm Türklerin bir millet olduğuna inanarak bunun yazgısı üzerinde endişe ile titreyen Türkçülük ülküsünün XIX. yüzyılın sonlarında canlandığını kabul edebiliriz.”

Bizdeki Türkçülük hareketiyle ırkçılık cereyanı aynı mıdır, farkları nedir?

“Bence, anketin en önemli ve bu sıralarda bilhassa üzerinde duyarlıkla durulması gereken sorusu budur.

Türkçülük cereyanını baltalamak isteyen hareketler, sırasıyla, bizde İslâmcılık, Osmanlıcılık, kuzeyde Tatarcılık, Başkurtçuluk gibi cereyanlardır. Türkçülerin amacı, bütün Türklerin bir millet olduğunu veya olması gerektiğini kanıtlamak ve bunu sağlamaktı. Buna karşı dün din ve kabile esaslarına dayananlar, nasıl dış düşman kuvvetlerine dayanmaksızın tutunamamışlarsa, bugün de Türkçülüğü ırkçılığa sürüklemek isteyenler öylece tutunamayacaklardır.
Türklerin bir ırk olduğunu kanıtlamaya, ırk birliği için bir ülküye ne gerek var? Irk, kana ve anatomiye dayanan bir özellik olduğuna göre, bu, tarihin yarattığı, yürüttüğü bir şeydir. Fikrin, ülkünün bu işteki rolü, bunu bir îmana bağlamaktır.

Bütün Türklerin hem kültürlerini tam olarak geliştirmeleri ve hem de yazgılarını en
sağlam iktisâdi ve siyasî bir temele dayandırmaları hangi esasla sağlanır? Irkla mı, milletle mi?.

Eğer Türkler arasındaki bağlılığı yalnız ırk birliğinde görürsek, Türk âleminin İslavlar gibi ayrı milletlere bölünmelerine yol açmış olmaz mıyız?.

Acaba, Türkler arasındaki kültür yakınlığı, dil birliği, bunlardan da daha önemli olarak, yazgısını ve geleceğini temin endişesinin bulunması, bütün Türklerin bir millet olmalarına esas olmaz mı?.

Irkçılık yapan bazı milletler, ulusal birliklerini kurmak için ve hatta bunun büyük bir kısmını başardıktan sonra gelişimlerini sürdürmek için, ulusal benliklerini kurmuş ırkdaşları ile bağlılıklarını kuvvetlendirmek üzere, ırkçılığı bir esas olarak tanıdılar ve bunu işliyorlar.
Daha ulusal birliğimizi kurmamış olduğumuz bir sırada bizim ırkçılık cereyanına kapılmamız, hem büyük Türkçülüğü ve hem de her bölgedeki ulusal bünyemizi parçalamaktan, sarsmaktan başka hiç bir sonuç veremez.

Eğer ırkçılık esas olarak alınırsa, her Türk ilinin iç bünyesi de çözülür. Kan kavgaları ile gereksiz ve zararlı parçalanmalara yol açılır. Bu, olumlu işten ayrılmamıza, olumsuz çekişmelere düşmemize neden olur.

Irkçılıkla ancak bilimsel bir konu olarak uğraşmak, Türk ırkının antropoloji bakımından orta ve güney Avrupa’daki, İran, Afganistan, Çin, Hindistan ve Moğolistan’daki etkilerini incelemek elbette faydalıdır. Irkçılık bu sahada kaldıkça, Türk milliyetçiliğine kuvvet verir, ufuk açar.
Türkçülük, Türk milliyetçiliğidir. Dili dilime uyan ve bir millet olarak yükselmek isteyen bütün Türklerin, bir millet olmalarını dilemekten başka amaçları yoktur. Hangi bakımdan incelenirse incelensin, Türklüğün kültürel ve siyasal yazgısı ancak ulusal temelde birliğe götürülmekle tam gelişimini bulabilir ve Türkler nicelik ve nitelikçe tarihlerine lâyık bir varlık olabilirler.”

Türkçüye göre, batılılaşmaktan amaç nedir? Din terbiyesi hakkındaki düşünceleriniz?

“Bu iki soruyu birleştirmekte yarar gördüm. Ne batılılaşmak, ne de din bize Türklüğümüzü unutturmamalıdır. Ulusal ülkümüz, ne Batı ve ne de İslâm kozmopolitliği ile kuvvetinden, özelliğinden fedakârlıkta bulunmamalıdır.

Batının tekniğini almamız zorunludur; başka türlü yaşayamayız. Bir millet olabilecek bütün Türklerin büyük kısmının İslâm dininde olması, dinimize karşı olmamamızı emreder. Dinsiz bir toplum olamaz.

Türk inkılâbının laikliği kabûlü, Türkçülük bakımından da en zorunlu bir işti. Bu, Türkler arasındaki mezhep farklarının, zararlarının önüne geçmeye de olanak verecek bir esastır. Dini devletten ayırmak, taassuba (bağnazlığa) karşı amansız bir mücadeleye girişmek, Türklüğü dinsizliğe karşı sürüklemek dinsizlik değildir. Devlete ve Türkçülüğe zarar getirmemek şartıyla, Türklüğün dine bağlılığının sağlanması gereklidir.”

Milletimizi çağdaş medeniyetin üstüne çıkaracak olan Türkçülüğün ne gibi esaslar üzerine kurulması gerekir? Bir Türkçünün esas görevleri nelerdir?

“Çağdaş medeniyetin üstüne çıkmak değil de atbaşı beraber gitmek için de her millette olduğu gibi bizde de ilk şart, ulusal birliğimizin gerçekleştirilmesidir. Bu kurulmadıkça, nicelik ve nitelikçe medeniyet ve siyaset terazisinde ağır basmamız mümkün değildir. Hatta var olup, kalmamız da güçtür.

Bunun için de bugünkü Türkçü neslin görevi, Türk milletinin birliğini dileyen Türkçülük idealini canlandırmak ve benimsetmektir.

Her ideal gibi Türkçülük de bilime ve karaktere dayanır. Bu idealin yolcusu, yalnız iyi niyetle olumlu bir iş göremez. Yalnız Türk’ü, Türklüğü sevmek ve onun selâmetini dilemek yeterli değildir. Yalnız “Türk efendi millettir” demekle de, milletimiz her sahada “efendi” mevkiine yükselemez. Bunun için, bilim, feragat, sebat ve cesaret ister.

Bütün Türklük dünyasında, Türkçülük ideali için, her ilimizde böyle hazırlıklı, manevî bir kadro bulunursa, milletimizin ulaşamayacağı hiçbir hedef yoktur.”

The post Cafer Seydahmet Kırımer ve Türkçülük Üzerine first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/cafer-seydahmet-kirimer-ve-turkculuk-uzerine.html/feed 0
Topal Osman https://www.tarihistan.net/topal-osman.html https://www.tarihistan.net/topal-osman.html#respond Fri, 02 Apr 2021 15:28:58 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2339

Doğum Tarihi: 1883, Giresun Ölüm Tarihi: 2 Nisan 1923, Ankara Millî Mücadele döneminde Doğu Karadeniz kesiminde faaliyet gösteren mahallî milis güçlerinin reisi ve muhafız taburu komutanı. Giresun’un Hacı Hüseyin mahallesinde doğdu. Ticaretle uğraşan Feridunzâde Hacı Mehmet Efendi’nin oğludur. Düzenli bir eğitim görmedi, genç yaşta kayıkçılık yapmaya başladı. 1912’de Balkan Savaşı’na askerlik bedeli ödendiği halde gönüllü […]

The post Topal Osman first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 1883, Giresun
Ölüm Tarihi: 2 Nisan 1923, Ankara

Millî Mücadele döneminde Doğu Karadeniz kesiminde faaliyet gösteren mahallî milis güçlerinin reisi ve muhafız taburu komutanı.

Giresun’un Hacı Hüseyin mahallesinde doğdu. Ticaretle uğraşan Feridunzâde Hacı Mehmet Efendi’nin oğludur. Düzenli bir eğitim görmedi, genç yaşta kayıkçılık yapmaya başladı. 1912’de Balkan Savaşı’na askerlik bedeli ödendiği halde gönüllü olarak katıldı. Çorlu yöresindeki çatışmalarda diz kapağından yaralandı. Bundan dolayı “Topal” lakabıyla anıldı. Giresun’a döndükten sonra I. Dünya Savaşı’na kadar ticaretle uğraştı. Savaşın başlaması üzerine Doğu Karadeniz bölgesinde Ruslar’la iş birliği yapan Rum ve Ermeni çeteleriyle mücadeleye girişti.

Kurduğu milis güçleriyle Giresun ve yöresinde söz sahibi oldu. Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın doğu cephesindeki faaliyetlerinde aktif görev aldı. Batum cephesinde 700-800 gönüllüsüyle Ruslar’a karşı savaştı. Bölgede hükümet işlerine karıştığı gerekçesiyle hakkında türlü şikâyetler yapılmaya başlandı. 25 Ağustos 1916’da Sivas Dîvânıharbi’nde muhakeme edildi ve bir süre göz altında tutuldu. Giresun’a dönüşünün ardından şehrin tek hâkimi durumuna geldi, 1917’den itibaren Harşit vadisinde Ruslar’a karşı çarpıştı. 1918’de Rus birliklerinin geri çekilmesiyle Batum’a cephane taşımaya başladı. Bu vesileyle bir süre Batum’da kaldı.

Mütareke’den sonra Giresun’a dönünce hastalığı sebebiyle görevinden istifa eden belediye başkanı Dizdarzâde Eşref Bey’in yerine başkanlığı devraldı. Aynı zamanda Giresun Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başına geçti. Trabzon’da bir kongre toplayıp silâhlanmaya başladı. İzmir’in Yunanlılar’ca işgali üzerine 17 Mayıs 1919’da Giresun’da büyük bir miting düzenledi, ayrıca Pontus Devleti kurma faaliyetlerine karşı silâhlı mücadeleye girişti. Bu sırada tehcir suçlusu olarak yargılanmak üzere İstanbul’a getirilmesi istendi; İstanbul Dîvânıharbi tarafından tutuklanmasına karar verildi. Bu sebeple şehirden kaçarak Keşap bölgesine gitti.

Rum çetelerinin Türk köylerine düzenledikleri baskınlara misillemeler yaptı. Dokuzuncu Ordu müfettişliğine tayin edilen Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçtiği sırada Havza’dan sadârete gönderdiği 5 Haziran 1919 tarihli raporda bu konuya da yer verdi. Tehcirden dolayı kaçak durumunda bulunan Topal Osman Ağa’nın çetesinin önemli olduğunu, bundan dolayı Giresun ve doğusunda asayişsiz bir hareketin görülmediğini yazdı. Bu arada dağlara çekilen Topal Osman teslim olup silâhlarını bırakması şartıyla affedileceği yolundaki teklifleri reddetti; milletin selâmeti için âdilâne bir barış yapılıncaya kadar silâh bırakmayacağını bildirdi. Trabzon valisine Topal Osman’ı ölü veya diri ele geçirme görevi verilince takibine bir nizâmiye taburu ile bir süvari bölüğü gönderildi. Giresunlular ise artan Pontus tehlikesine karşı Karahisar’a adam yollayıp Topal Osman’dan yardım talebinde bulundu.

8 Mayıs 1919’da, içinde Yunan Kızılhaç Heyeti’nin bulunduğu bir geminin limana gelmesinden cesaret alan Rumlar’ın 11 Mayıs’ta Taşkışla denilen Rum okuluna beyaz renkli Yunan Kızılhaç bayrağı çekmeleri ve taşkınlığa başlamaları, 5 Haziran’da mavi-beyaz renkte 20 m. uzunluğunda bir Pontus bayrağı asmaları üzerine Topal Osman Giresun’a geldi ve bayrağı indirip fâilleri cezalandırdı. Ardından tekrar Karahisar’a döndü. Sivas, Tokat ve Karahisar Rum metropolitlerine baskı yaparak patrikhâneye ve İstanbul hükümetine tehcirle ilgisi olmadığına, affedilmesinin gerektiğine, hakkında şikâyetlerinin bulunmadığına dair bir mektup yazdırdı. 30 Haziran 1919’da Karahisar mutasarrıfı aracılığıyla af diledi. Sivas Valisi Reşit Bey vasıtasıyla 7 Temmuz’da Meclis-i Vükelâ, Topal Osman ve 168 arkadaşını şahsî hukuk saklı kalmak şartıyla affetti. Topal Osman’ın aftan sonra Giresun’a dönmesi Rumlar’ın faaliyetlerine büyük darbe vurdu.

23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’ne Giresun’u temsilen katılan Ali Naci (Duyduk) ile İbrâhim Hamdi (Elgen) beylerin kongrede Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif tutumlarını duyan Topal Osman bu iki delegeyi kongreden sonra Giresun’dan uzaklaştırdı. Hakkındaki şikâyetler de giderek artıyordu. Hatta onu ortadan kaldırmaya yönelik bazı teşebbüslere girişildi. Kaymakam Bâdi Bey’i suikast düzenleyicisi olarak yakalayıp Trabzon’a götürdü. Giresun’da Rumlar arasında çıkan ihtilâfları da onun teşvik ettiği kanaati hâkimdi.

1920 Şubat’ında İngiliz ve Fransız askerî temsilcileri, Giresun Rumları arasında meydana gelen bir olaya Topal Osman’ın karıştığını bahane edip Trabzon vali vekiline baskı yaptı. Bu arada Topal Osman, Millî Mücadele’nin propagandasını yapmak için 17 Şubat 1920’de Gedikkaya adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı; başyazarı da kendisiydi. Gedikkaya yirmi altı sayı devam edebildi. 28 Mart 1920’de incelemelerde bulunmak amacıyla Karadeniz bölgesine gelen Amerikan heyetini belediye reisi ve Müdâfaa-i Hukuk reisi sıfatıyla ağırlayan Topal Osman, Mustafa Kemal Paşa’nın Rumlar’ın katliamını değil aksine korunmasını emrettiğini belirtti.

Büyük Millet Meclisi hükümetinin kurulmasının ardından Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek kayıtsız şartsız millî hükümetin hizmetine girdiğini bildirdi. Bunun üzerine Ankara’dan Trabzon’daki 3. Fırka komutanı Rüşdü Bey’e Rize müfrezesiyle Giresun’daki Topal Osman müfrezesinin yola çıkarılması emredildi. Kâzım Karabekir Paşa ise Giresun ve yöresindeki Rum tehlikesinden dolayı Topal Osman’ın Giresun’dan ayrılmasını uygun görmüyordu. Onun bu isteği Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Reisi İsmet Bey tarafından da uygun karşılandı. Ancak hükümet daha sonra Topal Osman müfrezesinin doğuda kullanılmasını istediğinden Kâzım Karabekir Paşa, Ermeni harekâtında bu kuvveti Kars’a çağırdı.

Topal Osman’ın katılmadığı bu harekâtta müfreze doğu cephesindeki savaşlara yetişemedi. Bu sırada Topal Osman on beş kişilik gönüllü müfrezesiyle 29 Ekim 1920’de İnebolu’ya geldi, 8 Kasım’da Kastamonu’ya geçerek iki gün kaldı ve ardından Ankara’ya gitti ve Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa ile görüştü. 12 Kasım’da Mustafa Kemal Paşa’nın arzusu üzerine Giresun Gönüllü Maiyet Müfrezesi teşkil edildi. Giresun’a dönen Topal Osman, askerlik şubesi başkanı Tirebolulu Hüseyin Avni (Alparslan) ve jandarma komutanı Hamdi beylerin desteğiyle başta Giresun olmak üzere Tirebolu, Rize ve Ordu’dan toplanan gençlerle Giresun Gönüllü Taburu’nu kurdu. Bu tabur 1920 Eylülünde cepheye gitmek için Trabzon’a geldi. Topal Osman, Giresun Gönüllü Alayı yanında 1921 başlarında Ankara’dan aldığı emir gereği Hüseyin Avni Bey’in başında bulunduğu Giresun Nizâmiye Alayı’nın (42. Alay) kuruluşuyla da uğraştı. Böylece Giresun 42 ve 47. alaylarıyla Millî Mücadele içindeki yerini aldı.

1921 Martında Topal Osman, emrindeki 550 mevcudu ve dört dağ topu ile birlikte Koçgiri ayaklanmasını bastırmak için Sivas’a gitti. Giresun alayı Refahiye bölgesinden başlayarak âsilere karşı başarılı bir harekât gerçekleştirdi. Bu sırada Topal Osman sayesinde Giresun’da hiçbir faaliyet yapamayan Pontusçular’ın yeni merkezi İtilâf devletlerinin gözetimindeki Samsun oldu. Burada da asayiş ve huzuru sağlamak üzere Topal Osman komutasındaki Giresun Gönüllü Alayı’ndan faydalanıldı. Alay 16 Nisan 1921’de Ümit vapuru ile Samsun’a intikal etti, orada 15. Tümen deposunda yeniden silâhlandırıldı ve Ankara’dan gelen kuvvetlerle takviye edildi.

Karargâhını şehrin içinde Mıntıka Palas Oteli’ne kuran Topal Osman, Samsun’da asayişin sağlanmasında rol oynadı. Ancak bu faaliyetleri sırasında uygun olmayan çok sert davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle hakkında şikâyetler yapıldı. Topal Osman, Sakarya savaşı öncesi Samsun’da toplanan Giresun alaylarıyla 14 Temmuz 1921’de batı cephesine hareket etti. Sakarya savaşında Yûsuf İzzet Paşa grubunda 47. Alay komutanı olan Topal Osman 25 Ağustos’taki Mangaltepe taarruzuna katıldı; 15 Eylül’e kadar bütün muharebelerde bulundu. Kendisine kaymakamlık (yarbaylık) rütbesi verildi. Yunanlılar’a karşı Büyük Taarruz’un sonuna kadar yapılan muharebelere katılan Topal Osman 21 Aralık 1922’de Giresun’a döndü. Bir süre belediye işleriyle ilgilendi ve ardından Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle tekrar Ankara’ya gitti.

Burada muhafız taburu komutanlığı görevi yaptı. Büyük Millet Meclisi’nde muhalif gruplar arasındaki çekişmeler onu da etkilemeye başladı. Muhalefetin önde gelen isimlerinden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in ansızın ortadan kaybolması büyük bir karışıklığa yol açtı. Onun 27 Mart 1923 Salı akşamı Merkez Kıraathanesi’nde oturmakta iken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Taburu Komutanı Topal Osman’ın adamlarından Mustafa Kaptan tarafından çağrıldığı ve Topal Osman’ın evinde boğulduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Mustafa Kaptan tutuklandı, Topal Osman’ın tutuklanması için de karar alındı.

Jandarma zâbiti Kemal Bey, Mühye köyünün doğusunda Dikmen deresinin başlangıcında bir yerde Ali Şükrü Bey’in cesedini buldu. Meclis cinayet fâillerinin hemen tutuklanmasını isteyince hükümet zanlı durumundaki Topal Osman’ın yakalanmasını emretti. Yapılan baskılar üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, yeni muhafız tabur komutanı tayin edilen İsmail Hakkı Bey’e Topal Osman’ın yakalanması emrini verdi. Cumhurbaşkanlığı Muhafız Taburu, Topal Osman’ın bulunduğu Papazınbağı’nı kuşattı; çıkan çatışmada Topal Osman ölü olarak ele geçirildi (2 Nisan 1923). Cesedi meclisin önünde asıldı.

Üç saat kadar asılı kalan ceset ailesinin isteğiyle İstanbul üzerinden Giresun’a götürüldü ve Giresun Kalesi’nde Kurban Dede’nin mezarının yanına defnedildi. Ardından mezarı Atatürk’ün emriyle Giresun’da kalede bugünkü yerine nakledildi. İyi bir eğitim almamış olmasına rağmen vatanperver kişiliği, Millî Mücadele’ye katkılarıyla dikkat çeken Topal Osman, Pontus hareketinin engellenmesinde rol oynamıştır. Ali Şükrü olayı ise onun Atatürk’e bağlılığının bir sonucudur.

The post Topal Osman first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/topal-osman.html/feed 0
Tıva Türkü Hüdere Kam Örneğinde Tiyatro Ve Şamanizm İlişkisi Üzerine Tespitler https://www.tarihistan.net/tiva-turku-hudere-kam-orneginde-tiyatro-ve-samanizm-iliskisi-uzerine-tespitler.html https://www.tarihistan.net/tiva-turku-hudere-kam-orneginde-tiyatro-ve-samanizm-iliskisi-uzerine-tespitler.html#respond Wed, 31 Mar 2021 16:24:43 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2335

Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU Bu çalışmanın konusunu, tiyatro ile Şama­nizm ilişkisini, Moğolistan’da, Ulanbatur’da ve bu şehre 180 kilometre uzaklıktaki “Caylak” (Yaylak/yayla) olarak adlandırılan böl­gede yaklaşık 100 hanelik bir adacık şeklinde ya­şayan Tıva Türkleri arasında yaklaşık bir yıl alan araştırması yapmamın temel nedeni olan Hüdere adlı kam veya yaygın söylenilişle şamanın icra et­tiği çeşitli törenler esnasında […]

The post Tıva Türkü Hüdere Kam Örneğinde Tiyatro Ve Şamanizm İlişkisi Üzerine Tespitler first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU

Bu çalışmanın konusunu, tiyatro ile Şama­nizm ilişkisini, Moğolistan’da, Ulanbatur’da ve bu şehre 180 kilometre uzaklıktaki “Caylak” (Yaylak/yayla) olarak adlandırılan böl­gede yaklaşık 100 hanelik bir adacık şeklinde ya­şayan Tıva Türkleri arasında yaklaşık bir yıl alan araştırması yapmamın temel nedeni olan Hüdere adlı kam veya yaygın söylenilişle şamanın icra et­tiği çeşitli törenler esnasında büründüğü haller ve hareketlerden yola çıkarak teatral bir özelliğe sahip olan bu törenlerin tiyatronun başlangıcını oluştur­masına dair tezleri destekleyecek tespitlerde bulun­mak, oluşturmaktadır.

Kam, tanrı ve tanrısalla iletişime ve ilişkiye ge­çebilen, bilinen, sıradan, olağan dünya şartlarını “aşkın” kişi demektir. Türk sosyo-kültürel bağla­mında tanrı ya da tanrısal eren veya “ermiş” atalarca “seçilen” bu kişiler manevi olarak atalar ara­sında yer alan ulu kamlar tarafından yetiştirilir ve insanlara iyilik yaparak topluma hizmet ederek erdemle donanır ve olağanüstü nitelikler göstere­bileceği yüce vasıflara ererek, erginleşir “eren” veya “ermiş” olur. Bu bağlamda Türk sosyo-kültürel ya­pısı içinde bir kam, eren veya ermiş manevi güçler­le donanmış kişi olarak içinden çıkarak yetiştiği ve yaşamaya devam ettiği topluluğun manevi koruyu­cusu ve ruhsal alemden yapılacak saldırılara karşı toplumunu ve onu oluşturan bireyleri koruyan, hastalananları sağaltan, ruhlar dünyasına kaçırı­lanları kurtaran kayıpları bulan ve gelecekten ha­ber veren böylece toplumu geleceğe yönelik olarak yönlendirip motive eden kişisi demektir.

Bu sıra­ladığımız fonksiyonlara sahip olmak toplumsal iş bölümünün başladığı çağda klanlara liderlik eden kamlar, bir sonraki dönemin ilkel devletinin meşru otorite temelini oluşturmuşlardır. Aynı zamanda toplumsal iş bölümüyle birlikte küçük toplulukla­rının veya toplumlarının dinî-ruhani ve siyasi lide­ri konumuna yükselen kamlar, Lauri Honko’nun roller ve fonksiyonlarıyla ilkel avcı topluluklarının yaratıcılığıyla ön plana çıkan sanatkâr veya modern toplumun aydınlarının işlevlerini de yerine getiriyor olmalıydılar.

Bu bağlamda, şamanlığı sadece tiyatronun de­ğil bütün sanatların anası olarak gören araştırmacılardan biri de Andreas Lommel’dir. Lommel’in (1967) İngilizceye tercüme edilen kitabı “Şama­nizm: Sanatın Başlangıcı” adını taşımaktadır. Şa­manizm olgusunun 40.000 ile 50.000 yıl önce başladığını kabul eden A. Lommel, tarih öncesinin son derece ilkel ve arkaik avcılarının hayvan-insan karışık ve koruyucu ruhlar dünyası arasındaki ilişki üzerinde Şamanizmle birlikte yaratıcılığın da yük­seldiğini ve bu hareketin sanatın başlangıcı olduğu hipotezini geliştirmiştir.

Popüler eğlencelerin kökenine dair çalışmasın­da E. T. Kirby (1974) Kuzey Amerikalı ve Sibiryalı şamanların başta hipnoz etme, vatirologluk (karından konuşma) ve illüzyon teknikleri olmak üzere yaratıcılıklarıyla, kukla, çeşitli objeleri kaybedebilme ve tekrar onları ortaya çıkarma, ateş yutma ve ateş üzerinde yürüme, kılıç yutma gibi numaralarında hem mucidi hem de binlerce yıldır sanatlarını icra etmenin sırları arasında olduğunu örneklerle ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda bizim pek çok kişiyle birlikte şa­hidi olduğumuz şaman ayinlerine ve teatral gösterilere dönebiliriz. TİKA’nın Türkoloji projesi kapsamında Moğolistan Millî Üniversitesi Türko­loji Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak gö­rev yaparken aynı yurtta kaldığım Tıvalı öğrenciler Aysun ve Civa vasıtasıyla Ulanbatur’da yaşamak­ta olan Moğolistanlı bir Tıva Türkü olan Hüdere Kam ile tanıştım ve yaklaşık bir yıl boyunca bul­duğum her fırsatta onun etkinliklerine katılarak gözlem ve görüşmelerde bulundum. Bu ayinlerden ikisinde yer alan bazı geleneksel davranış kalıpları­nın doğrudan doğruya tiyatroya yönelik bir temele sahip olduğunu düşünüyor ve onları dikkatlerinize sunmak istiyorum.

Hüdere Kam, 30 Mart 2004 gününün gecesi Ulanbatur şehrinin gecekondu mahallelerini andı­rır keçe yurtlardan veya geleneksel keçe çadırının içinde 15 kişinin hazır bulunduğu bir topluluk önünde saat 7.00-12.00 arasında yaklaşık beş saat süren bir ayin düzenlemiştir. Ayin, nazar değdiği düşünülen 5-6 yaşlarındaki iki küçük oğlan çocu­ğunun yüzlerine -kötü ruhların şerrinden korun­mak, değiştirmeden sakınmak için- tencere karası/ is sürerek getiren matematik öğretmeni bir Moğol hanımın çocuklarını parpılayıp afsınlamasından sonra başladı.

Kız kardeşi Tütün’ün yardımıyla şaman kostü­münü giyip başlığını takan Hüdere eline davulunu ve tokmağını alarak önünde tereyağına bükülerek koyduğu iplerle yaptığı ve hususi bir biçimde ya­kılıp uyandırılan çerağa/ışığa doğru doğu yönüne dönüp yurdun tavanına astığı kartal ve baykuş ka­natları ve ayı tırnağı, kurt dişi gibi muskalara kar­şı, bir yandan davulunu çalmaya diğer yandan da ezgili bir biçimde irticalen alkış/dua söylemeye ve ulaşmak istediği yardımcı ruhlarına gelmeleri için çağırmaya başladı. Bu arada zaman zaman durup yardımcılığını yapan kız kardeşinden rakı/arahı, süt ve sütlü çay isteyerek onları saçı kurbanı olarak iletişime geçmek istediği ruhlara sundu. Alkışların sonunda başta baykuş olmak üzere zaman zaman çeşitli kuş sesleri de çıkarıyordu.

Ulaşmak istediği ruhun geldiğini yere çömelip oturmasından ve ses tonunun farklılaşmasından anlayan yardımcısı ve törende hazır bulunanlar bi­rer birer diz çöküp sıraya girerek önüne gittiler ve kam yardımcısının hazırlayıp eline verdiği çamçaktan gelenlere rakı sundu. Sorularına cevap verdi. Yaklaşık bir saat kadar süren bu seremoniden sonra ayağa kalkan kam tekrar davulunu çalıp çılgınlar gibi etrafında dönerek adeta sema yaparmışçasına dans etti. 10-15 dakikalık bu dansın sonunda yur­dun ortasındaki dökme sobanın yanına çöktü iste­ği üzerine kendisine verilen birkaç ardıç dalını tu­tuşturup yaktı yurdu temizledi, orada bulunanları yanmakta olan bu ardıç pürçekleriyle tütsüleyip temizledi ondan sonra da hâlâ 8-10 cm uzunlu­ğunda bir alevle yanmakta olan bu ateşi ağzına atıp çiğnedi ve yuttu. Bu olayı dehşet içinde seyretmek­te olanlar bir birlerine olup biteni işaret ederken gürül gürül yanmanın üzerine kıpkızıl kor kesmiş olan sobanın kapısını açtı ve sol eliyle korları karış­tırıp elini dışarı çıkardı ve isteği üzerine kendisine verilen ağız kopuzunu çalarak yaklaşık yarım saat zaman zaman anlaşılmaz sesler çıkararak oturduğu yerden kalkmadı.

Bu sürenin sonunda tekrar ayağa kalkıp başka bir ruhu çağırdı ve daha önce yaptığı gibi rakı, süt ve sütlü çayla saçı kurbanı sunduktan sonra bulunanlar tekrar dizüstü durarak sıraya girdiler ve elin­deki çamçaktan onlara sütlü çay sundu. Derdi ve sorusu olanlar sorularını sorduktan sonra. Elindeki “közgü” denilen aynayı yardımcısı ve bu işi bilen iki kişi hep beraber çekerek aldılar. Başlığını çözüp çıkardılar ve bu başlığın yerine sıradan bir şapka taktılar. Yorulmuş, kan ter içinde köpük köpüğe kalmış olmakla birlikte şen şakrak tavırlarıyla gün­lük hayatta tanıdığımız Hüdere karşımızdaydı. Ben çaktırmadan kostümünde sağında solunda ağzına koyduğunu gördüğüm ateşi koyabileceği bir yer olup olmadığını kontrol ettiysem de böyle bir şey bulamadım. Aradan birkaç gün geçince kendisine bu geceden ateş yeme ve elini ateşe sokup korları karıştırmasından bahsettiğimde son derece şaşır­mış bir ifadeyle böyle bir şeyden haberi olmadığını ancak bu tür şeylerin törenler esnasında olmasının son derece normal olduğunu söyleyip daha önce de böyle bir tören esnasında gelen ruhun bir takım özellik ve problemleri nedeniyle farkında olmadan bir bıçakla kendi kolunu kesmiş olduğundan bah­setti ve kolunda bir takım kesik izlerini gösterdi.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu konuda gerçeğin ne olduğunu öğrenemedim. Yurtta bulunan Tıvalar ve birkaç Moğol bunu Hüdere’nin erdemli bir kam olmasına bağlı mucize veya kera­met kabilinden bir hâline bağladılar ve benim gibi sorgulamadılar bile. Ben de bu işin gizini varsa bir sahtekarlık boyutunu anlayıp çözemedim.

Konumuzla ilgili bir başka örnek olay da şöyledir: Hüdere Kam, 23 Eylül 2004 günü yılın önemli takvime bağlı üçüncü ayini gerçekleştirmek üzere şamanlığı tevarüs ettiği babaannesinin mezarının bulunduğu ve üzerine kutsal kabul edilen kostümü ve davulunu astıkları “kutsal kayın ağacı”nın yanında öğleden sonra yerel saatle 13.30-14.00 sularında ayine başladı. Kayın ağacına özellikle kökü ve dallarına yapılan saçı kurbanlarından sonra yukarıdaki kalıba benzer davul-ezgili alkış/dualar raks sonrası katılanların diz çöküp rakı ve sütlü çay sunumlarıyla gelen ruhlara sordukları sorular ve dertlerine aldıkları çözümlerden sonra bir ara elindeki davulu bırakarak sarı pirinçten yapılmış “közgü” denilen ayna ile kalmayan Hüdere’nin bir ara soyundaki en eski kam olan 4680 yıl önce yaşamış bir ruhun ziyaretine uğrayan Hüdere bir ara müthiş bir biçimde kaşınmaya kendini yerden yere atmaya başladı. Yardımcısı kız kardeşi Tütün ve bir ağabeyi yanına gelerek kaşınmasına kahkahalar atıp gülerek yardım ettiler. Gelen ruhun bitli olduğu ve bitlerin ondan Hüdere’ye geçmesi nedeniyle kaşındığı anlaşıldı. Kafiledeki hemen herkes bozkır ortasında tuhaf bir gülme seansı geçirdi. Bu olay tam yatışmıştı ki Hüdere’nin ağzından dökülen cinsellikle ilgili açık saçık ifadeler ve Türkçede en hafif hâliyle tuhaf bir fingirdeşme hâli diyebileceğimiz sesler ve sözler katılımcılar tarafından vakayı adiyeden bir olay olarak anlaşılıp bir tebessümden ileri gitmedi. Hüdere’nin tekrar ayağa kalıp davulunu isteyerek başladığı yeni bir davul, ezgili alkış/dua seansıyla ayin tekrar ciddiyete bürünüp bir bir buçuk saat kadar devam etti. Her zamanki gibi elinden aynasının zorla alınıp kostümünün başlığı zorla çıkarılıp başına sıradan bir şapka ve üstüne de sıradan bir gündelik elbise giydirilerek tören sona erdi.

Sonuç olarak, ben bu olayları yaklaşık dört yıl önce yaşadım. Bu davranış kalıplarını ki bunların en azından arketiplerinin binlerce yıldır var olduğuna dair pek çok delile ve bilgiye sahibiz. Bozkırda ve taygalarda avcılıkla uğraşan tek düze küçücük bir toplum yapısını göz önüne aldığımızda teatral sunumların ve bunlar üstüne bina olan drama veya tiyatronun köklerini şamanlık veya kamlıkla ilişkisini daha yakından ve açık olarak görmek mümkündür diye düşünüyorum.

Alıntı Kaynak: Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Kasım-2016 Yıl:39 Sayı:467


Kaynakça
♦ Charles, Lucile Hoerr (1953). “Drama in Shaman Exorcism.” The Journal of American Folklore, C.66, S.260, s.95-122.
♦ Honko, Lauri (1969). “Role-Taking of the Shaman.” Temenos, S.4, s.26-55
♦ Kirby, E.T.(1974). “The Shamanistic Origins of Popular Entertainments.” The Drama Review, C.18, S.1, s.5-15.
♦ Lommel, Andreas (1967). Shamanism The Beginnings of Art. New York:McGraw-Hill Book Company.
♦ Ortolani, Benito (1984). “Shamanism in the Origins of the Nộ Theatre.” Asian Theatre Journal, C.1, S.2, s.166-190.

The post Tıva Türkü Hüdere Kam Örneğinde Tiyatro Ve Şamanizm İlişkisi Üzerine Tespitler first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/tiva-turku-hudere-kam-orneginde-tiyatro-ve-samanizm-iliskisi-uzerine-tespitler.html/feed 0
İstiklal Marşının Yazılışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Tarafından Kabul Edilmesi https://www.tarihistan.net/istiklal-marsinin-yazilisi-ve-turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-kabul-edilmesi.html https://www.tarihistan.net/istiklal-marsinin-yazilisi-ve-turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-kabul-edilmesi.html#respond Sun, 28 Mar 2021 17:08:16 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2326

PROF. DR. MUSTAFA KESKİM İstiklâl Marşı, millî şairimiz, birinci mecliste Burdur milletvekili özgeci, iman ve ahlâk tim­sali düşünürümüz, aynı zamanda eylem adamı, eylemleri söylemleriyle örtüşen, hemen herkesin sevgi ve saygısına mazhar olmuş Mehmed Âkif (ERSOY) Bey tarafından Ankara’da soğuk bir şu­bat gecesinde, Taceddin Dergâhında yazılmış, önce Sebilürreşad Mecmuası’nda yayınlanmış, tam 724 şiir arasından seçilmiş, 12 […]

The post İstiklal Marşının Yazılışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Tarafından Kabul Edilmesi first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

PROF. DR. MUSTAFA KESKİM

İstiklâl Marşı, millî şairimiz, birinci mecliste Burdur milletvekili özgeci, iman ve ahlâk tim­sali düşünürümüz, aynı zamanda eylem adamı, eylemleri söylemleriyle örtüşen, hemen herkesin sevgi ve saygısına mazhar olmuş Mehmed Âkif (ERSOY) Bey tarafından Ankara’da soğuk bir şu­bat gecesinde, Taceddin Dergâhında yazılmış, önce Sebilürreşad Mecmuası’nda yayınlanmış, tam 724 şiir arasından seçilmiş, 12 Mart 1921 günü Türki­ye Büyük Millet Meclisinde Türk Milleti’nin Millî Marşı olarak kabul edilmiş; devrin ünlü hatibi, Türk Ocağı reislerinden, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından meclis kürsüsünden üç kez okunmuş, başta Meclis Başkanı Mustafa Ke­mal Paşa olmak üzere, milletvekilleri tarafından ayakta ve huşu içinde dinlenmiştir.

İstiklâl Marşı, Türk Milleti’nin sinesinden çıkan “Kahraman Ordumuza” ithaf edilmiş, Safahat’a değil, ebediyetler kitabına konulmuştur. 1683 tarihli Viyana bozgunundan beri yenilmiş, alaya alınmış, varlıklıyken yoksul duruma düş­müş, fıtri değerlerinin çoğunu yitirmiş, Sakarya’ya kadar çekilmiş, “öz yurdunda garip, öz vatanında parya”laştırılmak istenen Türk Milleti’ne nihai bir hamle gücü vermek, ona diriliş iksirini içirmek üzere, tam da şiarına uygun anlamlar içeren, he­defler gösteren bir millî marşa ne kadar ihtiyacımız olduğu izahtan varestedir.

İstiklâl Marşı, millî kültürümüzün abidevi lev­halarından biri, belki de birincisidir. Bilinmeyen zamanlardan beri, hür yaşamış, tutsaklık görme­miş, bunun ne olduğunu bilmemiş Türk Milleti, tam bir izmihlalle (yok oluşla) karşı karşıya kalmış­ken, kendisini kalbinde diriliş ve ayaklanmaya ça­ğıran atalarının sesiyle uyanmış, nihai bir özveride bulunarak özgürlüğünü, bağımsızlığını, haysiyet ve namusunu korumuş, ebediyete uzanan köprü­lerini muhkemleştirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de, “Makarr-ı Hilafet ve Saltanat” olan İstanbul’un eşiğinde, Türklerle savaşmak üzere, Mısır’da top­lanan “bütün akvam-ı beşer” tam yetmiş iki bu­çuk milletten ibarettir. Gelibolu ve Çanakkale’de, Mehmed Akif Bey’in ülkü timsali Asım’ın nesli, nasıl namusunu çiğnetmediyse, elbette millî mü­cadelede de çiğnetmeyecekti. Onun için İstiklâl Marşı’nı, “Çanakkale Şehidlerine” ithaf edilen “Asım” kitabının o mübarek mısralarıyla beraber okumak, tefekkür ve tezekkür etmek lazımdır. İstiklâl Marşı, Türk Milleti’nin hakikaten, en kıy­metli hazinesi, bir değerler ve hükümler manzu­mesidir. Yetişkin ve yetişmekte olan bütün vatan­daşlarımızın ve çocuklarımızın İstiklâl Marşı’nın sadece lafzını değil, ruhunu ve içeriğini de bilmesi, onunla bütünleşmesi doğru olur.

İstiklâl Marşı’nın lafzında ve ruhunda, bede­li ne olursa olsun, bir değişikliğe gidilmemelidir. Türk Milleti’ne millî mücadelesinde zafer sağla­yan bu mısraları, bundan sonra da Türk Milleti’ne millî kimliği ile medeniyet yolunda, mana ve mad­de planında kalkınmasında gerekli gücü ve kud­reti sağlamaya devam edecektir, inancımı burada belirtmek istiyorum.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı sipariş üzerine değil, tam bir hasbilikle yazmıştır. An­kara’daki Tacettin Veli Dergâhını ziyaret edenler onun halet-i ruhiyesini kolaylıkla anlayabilirler. 16 Mart 1920’de İstanbul, itilaf devletleri tarafından işgal edildiğinde 700 yıllık Osmanlı Devleti’nin hayat ve hâkimiyetine son verilmişti. Anadolu’nun emin yerlerinin başında gelen Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılmış, seçilenler ve İstanbul Me­buslar Meclisi’nden gelenler Türk milletinin irade­sini temsilen çalışmaya başlamışlardır. Yeni devle­tin millet egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bağım­sız bir Türk devletini inşa ederlerken Misak-ı Millî ile belirlenen millî vatana kasteden ehl-i salib güç­lerine karşı Millî Mücadeleyi yönettiler. 12 Mart 1921’de emsali bulunmayan bir millî marşı kabul etmekle kalmadılar, mucibince amelde bulundu­lar. İstiklal Marşı, baştan sona kadar millî ruhumu­zun, iman ve azmimizin, şevk ve heyecanımızın te­rennüm ve tecessüm ettiği abide bir eserdir.

Mehmet Akif Bey, milletimizden korkmaması­nı, ümitsizliğe kapılmamasını, en son ocak tütene değin ay yıldızlı al bayrağın Türk milletinin yıldızı olarak şafaklarda parlayacağını, her zaman kah­raman ırkımıza güleceğini, bağımsızlığın Allah’a tapan milletimizin hakkı olduğunu söyledikten sonra, millî tarihimize bir göndermede bulunur ve bilinmeyen zamandan beri Türk Milletinin öz­gür olduğunu, ona zincir vuracak çılgınları bir sel misali çiğneyip, maksadına varacağını ilave eder. İstiklal şairimiz, Batı medeniyetinin iki yüzünü de bilmektedir. Batı’nın ilmine, iş ahlakına, disip­linine, temizliğine hayran iken, sömürgeci-vahşi yönüne düşmandır. “Tek dişi kalmış canavar” diye tanımladığı medeniyet de Batı’nın bu ikinci yüzüdür. “10 yıl savaşları”nı yaşayanlar, Batı’nı bu iki yüzünü çok iyi görmüşlerdir. Türk kalarak Batı medeniyetine dâhil olmayı tevcih etmişlerdir. “Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim” (Z. Gökalp) formülünü be­nimsemişlerdir. Batı’nın sömürgecilik araçlarının üstünlüğüne karşı Mehmet Akif Ersoy, Doğu’nun, özellikle Türk milletinin imanının yüceliğini gör­mekte ve milletimizden asla korkmamasını iste­mektedir. İman her zaman maddeye galebe etmiş­tir. “Asım’ın Nesli”ne sonsuz güveni bulunmakta­dır. Çanakkale’de eğilmeyen iradenin, Türk mille­tinin ana vasfı olduğunu düşünmekte ve inanmak­tadır. İnsanlığa medeniyet, milliyet nedir, öğretmiş olan Türk Milleti’nin çocukları, Mehmet Akif Bey’in “arkadaşları”, yurdumuza vatanımıza yö­nelik “hayasızca akınları” gövdelerini siper ederek önleyecektir, çünkü zafer Türk Milleti’ne Allah’ın vaadidir ve “Allah vaadinden dönücü değildir”.

Mehmet Akif Ersoy’a göre, bastığımız yerler, alelade “toprak” değildir, altında binlerce “kefensiz şehid”in yattığı, “nazargâh-ı İlahi” olan Anadolu ve mülhakatıdır, “cennet vatan”dır ve dünyalarla değiştirilemez, “bi-nazır ve bi-misil” ülkemizdir. Şüheda toprağı Anadolu ve Trakya’ya her Türk insanı canını feda etmeli, Allah canını, cananını ve bütün varlığını alsa da vatanından cüda (ayrı) olmamalıdır. Mehmet Akif’in ma’bedi, üzerinde özgürce ibadetimizi yaptığımız, neslimizi devam ettirdiğimiz, vatan coğrafyamızdır. İslam’ın temel tanığı olan Ezan-ı Muhammedî “ebedi yurdumu­zun” üzerinde inlemelidir. “Şanlı hilal” dalgalan­makla Ezan-ı Muhammedî’ye eşlik etmelidir. Her bakımdan, dinen dahi, bağımsız, millî egemenlik esasına dayalı, ebedi devletimizin son halkası olan yeni Türk devleti kurulduğunda, ki kurulmuştur, dökülen kanlarımızın hepsi helal olacaktır.

Selçuk­lunun “din ü devlet- mülk ü millet”, Osmanlı’nın “devlet-i ebed müddet anlayışının Cumhuriyette­ki izdüşümü “ebediyyen payidar olacak devlet”tir ki, artık ona, banisi olan Türk Milleti’ne kıyamete kadar “izmihlal” (yok olma) olmayacaktır. Çünkü “hür yaşamış” bayrağımızın, bağımsızlık da Allah’a inanan, samimi Müslüman olan, bid’at ve hurafe nedir bilmeyen, bu sebeple “Allah’ın aziz kıldığı ve kılacağı” Türk Milleti’nin hakkıdır. Son ifadelerin, İslam tarihinin en büyük ve anlamlı zaferlerinden biri olan Malazgirt meydan savaşının muzaffer ko­mutanı, Anadolu’muzun fatihi, “şanlı cedd-i ekberimiz” Sultan Alp Arslan’a ait olmakla, ona ve mu­azzez din, vatan ve millet için kanlarını sebil eden, vücutlarından cömertlikte bulunan, semamıza burç olan bütün şehitlerimizi minnet, şükran ve rahmetle anıyor, hatıraları huzurunda saygıyla eği­liyorum.” “Bu Ülke”nin çocuklarına, İstiklal Marşı’mızın şairi, Millî Mücadele’nin kalem kahrama­nı, ahde vefa ve civanmertliğin katıksız temsilcisi, Mehmet Akif Ersoy’un ahlakını, imanını, azmini, cesaretini ve öğretisini benimsemelerini, çok gü­zel basımları yapılan “Safahat”ı okumalarını, millî marşımızın ruhunu ve lafzını kavramalarını tavsiye ediyorum. Eslafını (geçmişini) hürmetle ve rah­metle anmayanların istikbalde (gelecekte) büyük adamlar yetiştiremeyecekleri gerçeğini unutmama­larını diliyorum.

Alıntı Kaynak: Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Mart-2016 Yıl:39 Sayı:459

The post İstiklal Marşının Yazılışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Tarafından Kabul Edilmesi first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/istiklal-marsinin-yazilisi-ve-turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-kabul-edilmesi.html/feed 0
Antep Savunmasının Simgesi: Şahin Bey https://www.tarihistan.net/antep-savunmasinin-simgesi-sahin-bey.html https://www.tarihistan.net/antep-savunmasinin-simgesi-sahin-bey.html#respond Sun, 28 Mar 2021 14:26:24 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2320

Doğum Tarihi: 1877, Gaziantep Ölüm Tarihi: 28 Mart 1920, Şahinbey Asıl adı Mehmed Said olan ve 1877 yılında Gaziantep’te doğan Şahin Bey‘in vatanseverlik duygusuyla yaptıkları aradan geçen 101 yılda halen minnetle anılmasını sağlıyor. Henüz 22 yaşındayken 1899 yılında Yemen’e er olarak giderken cepheyle tanışan Şahin Bey, Yemen cephesinde gösterdiği başarılarla kısa sürede başçavuş oldu. Trablusgarb Harbi’ne […]

The post Antep Savunmasının Simgesi: Şahin Bey first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 1877, Gaziantep
Ölüm Tarihi: 28 Mart 1920, Şahinbey

Asıl adı Mehmed Said olan ve 1877 yılında Gaziantep’te doğan Şahin Bey‘in vatanseverlik duygusuyla yaptıkları aradan geçen 101 yılda halen minnetle anılmasını sağlıyor.

Henüz 22 yaşındayken 1899 yılında Yemen’e er olarak giderken cepheyle tanışan Şahin Bey, Yemen cephesinde gösterdiği başarılarla kısa sürede başçavuş oldu.

Trablusgarb Harbi’ne gönüllü katılan Şahin Bey, Balkan Savaşları’nda Çatalca Cephesi’nde, Galiçya’da 15’inci Kolordu’da, Sina Cephesi’nde de düşman birliklerine karşı kahramanca savaştı.

Tehlikeli vazifelere gönüllü katılan, vatanseverliği ve gayretleriyle dikkati çeken Şahin Bey, rütbesini teğmenliğe yükseltti. 1918 yılında İngilizlerle Sina Cephesi’nde süren muharebede esir düşen, Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir kalan Şahin Bey, ateşkesten sonra ise serbest bırakıldı.

“Düşman Arabaları Cesedimi Çiğnemeden Antep’e Giremez”

Ardından Harbiye Nezareti tarafından Urfa’nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin edilen Şahin Bey, işgal altındaki Antep’in vaziyetini görerek Antep’e dönmeye karar verdi.

Bu kapsamda Kilis-Antep yolunu kontrol altına alma vazifesi üzerine çalışmalara başlayan Şahin Bey, “Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep’e giremez.” sözleriyle adını tarihe yazdırdı.

Düşmana karşı büyük direniş gösteren Şahin Bey ve fedaileri, 3 Şubat ve 18 Şubat 1920’de tam donanımlı Fransız birliklerini büyük hezimete uğrattı.

Şahin Bey, zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektupta şöyle demektedir: “Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şüheda kanı karışıktır. Din için, namus için, hürriyet için ölüme atılmak bize, ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir gün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza.”

Andorya kumandasındaki 8 bin piyade ve 200 süvariden oluşan Fransız kuvvetleri, Antep’e ulaşmak için 25 Mart 1920’de yeniden saldırıya geçti.

Fransızlar’a karşı 4 gün boyunca direnen Şahin Bey, tek başına kalıncaya kadar mücadele etti.

Son nefesini verene kadar düşman ateşine karşılık veren Şahin Bey, 28 Mart 1920’de Elmalı Köprüsü’nde şehit edildi.

Yaklaşık 10 ay süren ve 6 bin 317 vatan evladının şehit edilmesiyle son bulan Antep savunmasında vatan ve namus için kendisini feda eden Şahin Bey’in ismini yaşatmak isteyen Antep halkı, şehidinin adını ilçeye, belediyeye, okullara ve mahallelere veriyor.

Aradan geçen sürede genç kuşaklara da anlatılarak örnek olan Şahin Bey, her yıl şehit edildiği Elmalı Köprüsü yakınlarındaki, Gaziantep-Kilis kara yolunun 28. kilometresindeki anıt mezarı başında anılıyordu. Ancak bu sene virüs salgını nedeniyle Şahin Bey dualarla yad edilecek.

“Gençlere Rol Model Olmuştur”

Gaziantep Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil İbrahim Yakar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Şahin Bey’in vatan, millet aşkıyla dolu olduğunu, ölüm anında bile mücadelesinden vazgeçmediğini söyledi.

Şahin Bey’in, vatan aşkını ailesinden bile önde tuttuğuna dikkati çeken Yakar, esir edildikten sonra karısı ve oğlu ile bile bir gün zaman geçirebildiğini, ardından Antep Kuvay-ı Milliye’ye katıldığını kaydetti.

Aynı zamanda Gazikültür AŞ Genel Müdürlüğü görevini de yürüten Yakar, Şahin Bey’in Antep-Kilis yolunda Fransızları birkaç defa engellediğini belirterek, şunları kaydetti:

“25 Mart günü düşmana ağır kayıplar verdirmiştir. Şahin Bey, öldüğünde hiçbir kurşun izi yokmuş. Bedeni süngülerle delik, deşik edilmiş. Şahin Bey, en büyük bayrak şehitlerinden biri olarak vatan, millet için kendisini feda etmiştir. Zorluklara, imkansızlıklara rağmen mücadeleden vazgeçmeyerek vatan aşkıyla Türk gençliğine model olmuştur. Düşmana karşı gösterdiği mücadeleyle geçmişten geleceğe ışık tutmuştur. Ayrıca Bostancı Mahallesi’ndeki doğduğu ev restore ediliyor. Bu yıl açılacak.”

The post Antep Savunmasının Simgesi: Şahin Bey first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/antep-savunmasinin-simgesi-sahin-bey.html/feed 0
Murat Çobanoğlu https://www.tarihistan.net/murat-cobanoglu.html https://www.tarihistan.net/murat-cobanoglu.html#respond Thu, 25 Mar 2021 22:29:21 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2317

Doğum Tarihi: 1 Kasım 1940, Kars, Arpaçay, Koçköy, Ölüm Tarihi: 26 Mart 2005, Ankara Asıl adı Murat Çobanoğlu olan âşık, şiirlerinde genellikle Çobanoğlu mahlasını tapşırır. 1 Kasım 1940’ta Kars’ın Kaleiçi mahallesinde doğmuştur. Babası Gülistan, annesi Lâle (Lala) Hanım’dır. Ailesi aslen Revanlı olup 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi sırasında Anadolu’ya göçerek Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Koçköyü’nde yaşamaya başlar. […]

The post Murat Çobanoğlu first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 1 Kasım 1940, Kars, Arpaçay, Koçköy,
Ölüm Tarihi: 26 Mart 2005, Ankara

Asıl adı Murat Çobanoğlu olan âşık, şiirlerinde genellikle Çobanoğlu mahlasını tapşırır. 1 Kasım 1940’ta Kars’ın Kaleiçi mahallesinde doğmuştur. Babası Gülistan, annesi Lâle (Lala) Hanım’dır. Ailesi aslen Revanlı olup 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi sırasında Anadolu’ya göçerek Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Koçköyü’nde yaşamaya başlar. Çobanoğlu; Yasemen, Gülseren, Seyfettin, Çimen ve İbrahim’den sonra altıncı çocuk olarak dünyaya gelir. Kendisinden sonra da Ahmet ve Mehmet adlarında ikiz kardeşleri olur. Büyükbabası Koç köyünden Sadık Ağa, babaannesi aynı köyden Mine Hanım’dır. 1947’de okumaya başlayan Çobanoğlu, 1952’de Kars Gazi Ahmet Muhtar Paşa İlkokulunu bitirir. Kars Merkez Ortaokulu’na yazılır, fakat devam etmez. Uzun bir aradan sonra 1987’de ortaokulu, 1992’de liseyi dışarıdan bitirerek diploma alır. Anadolu Üniversitesi, Açık Öğretim Fakültesi’nde okumaya başlar, fakat işlerindeki yoğunluk sebebiyle yüksek öğrenimini tamamlayamaz.

Babasının etkisiyle âşıklığa yönelir. “Bade içerek” ve “usta-çırak ilişkisi”yle ustalaşır. Babası Gülistan Çobanlar, 19. yüzyılın ünlü âşıklarından Âşık Şenlik’in yetiştirdiği hikâyeci âşıklardandır. İki yıl kadar bir süreyle Âşık Şenlik’in çıraklığını yapan Âşık Gülistan, oğlu Murat’ın ustası olmuştur. Babasıyla düğünlere katılmaya başlayan Murat, önceleri usta malı deyişler söyler ve babasından öğrendiği hikâyeleri anlatır. Saz çalmayı 13-14 yaşlarındayken öğrenir. 1952’de gördüğü bir rüyada bade içer, kendi deyişlerini de icra etmeye başlar.

Bade içişini şöyle anlatır: “Yaylalara çıkma zamanı gelmişti. Arabalar Kars’ın yakınında olan bir yaylaya gidiyordu. Ben de bunların arasındayım. Yaşım on üçtü. Yolda çok susamıştım. Arabadan inip bir çeşme gözesine koştum. Su içtikten sonra otlara, çiçeklere daldım. Oracıkta uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda gece olmuştu. Uyanınca kendimi daha güçlü hissettim. Hafızamda bazı şeylerin yer ettiğini anladım. İşte o zaman nasibim olan âşıklık ilhamı bana verildi. Sabah, yaylada beni bulamayan babam beni aramak için yollara düşer. Başımdan geçenleri dinledikten sonra âşık olacağımı söyleyerek saz aldı. Sazı tutmasını, âşık makamlarını (=saz havalarını, ezgilerini) öğretti. İşte âşıklığa böyle başladım.”. Âşığın rüya motifinin plânı, Umay Günay’ın Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi adlı eserinde de yer alır. Babası Gülistan’dan başka Şavşatlı Deryamî, Sarıkamışlı Dursun Cevlanî, Posoflu Müdamî, Bardızlı Nihanî, Kağızmanlı Cemal Hoca, Arpaçaylı Hâmit İlhamî, Ardanuçlu Âşık Efkârî de Murat Çobanoğlu’nun yetişmesine katkı sağlayan usta âşıklardandır.

Asıl soyadı “Çobanlar” olan âşık, “Çobanoğlu” mahlasıyla tanınmaya başladıktan sonra, mahkeme kararıyla “Çobanoğlu” soyadını kullanmaya başlar. Kars’ın Susuz ilçesine bağlı Kiziroğlu köyünden Şahbender Ağa ile Havva Hanım’ın kızı olan Yıldız Hanım ile 1958’de evlenir. 1961’de Şentürk, 1968’de Nasibe, 1971’de Nesrin, 1980’de Ozan Umut adlı çocukları doğar.

1964’te, “saz şairi” olarak TRT Kars Radyosu’nda programlara çıkmaya başlar. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Kars Ani’den, 16 Ağustos 1064’te, Anadolu’ya girişinin yıl dönümü kutlamaları kapsamında, 1966’da, Kars Âşıklar Kahvehanesinde yedi gece yapılan programda dikkat çeker. Dönemin Kars Folklor ve Turizm Derneği Başkanı Kutlay Doğan tarafından aktarılan bilgiye göre, dönemin Millî Eğitim Bakanı, Türk Tarih Kurumu Başkanı, Türk Dil Kurumu Başkanı ve Orhan Şaik Gökyay’ın da aralarında bulunduğu yirmiye yakın bilim adamı bu programa büyük ilgi gösterir.

Bu programdan sonra Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova ve İlhami Demir’i İstanbul Üniversitesi’ne davet eden Orhan Şaik Gökyay -bir ay kadar bir süreyle- halk edebiyatı derslerini uygulamalı olarak yapar. 1966’dan itibaren Feyzi Halıcı tarafından Konya’da yapılan Türkiye Âşıklar Bayramı’nın tamamına katılır. “Atışma”, “türkü”, “hikâyeli türkü”, “koçaklama” ve “usta âşıklar” dallarında Türkiye birincilikleri kazanır. Katıldığı bütün yarışmalarda ödül alan âşık, 1969-1970 yıllarında Türkiye Âşıklar Bayramı jüri üyesi olarak da görev yapar.

1972’de, Türkiye Gazeteciler Sendikası “Altın Saz” yarışmasında “Yılın Âşığı” seçilir. Müzik-San Vakfı tarafından düzenlenen “2. Altın Saz” yarışmasında da ikinci kez “Yılın Âşığı” olur. “Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri”, “Uluslararası İstanbul Festivali”, “Uluslararası Kartal Festivali”, “Antalya Film Festivali Âşıklar Yarışması”, “Silifke Festivali”, “Mut- Karacaoğlan Âşıklar Yarışması” gibi pek çok yarışmada, âşık edebiyatının değişik dallarında Türkiye Birincisi olur. Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü dolayısıyla 1981’de, TRT tarafından düzenlenen yarışmanın “atışma” dalında da Türkiye Birincisi olur.

1968’den itibaren çok sayıda plâk ve ses bantları dolduran âşığın, ünü ülke sınırlarını taşar. 1987’de Şeref Taşlıova ile birlikte Marl Belediyesi tarafından Almanya’ya davet edilir. “Dünya Halk Hikâyeleri Festivali” için İngiltere’nin başkenti Londra’ya gider. Ayrıca İran, Gürcistan (Acara Özerk Bölgesi), Azerbaycan (Nahçıvan), KKTC, Yugoslavya, Macaristan, Belçika, Hollanda, Fransa, Danimarka, İsviçre gibi ülkelerde de sanatını icra eder.

1971’de “Çobanoğlu Halk Ozanları Kahvesi”ni kurarak usta âşıkların bir araya gelmesini ve bazı genç âşıkların yetişmesini sağlar. Mürsel Sinan, Hakkı Viranî, Halis Altunbey, Ârif Tellioğlu gibi âşıklara ustalık eder. Kars Halk Ozanları Derneği’nin kurucuları arasında yer alır. 1991’den itibaren, Âşık Şeref Taşlıova ile birlikte, “Kültür Bakanlığı Sivas Halk Müziği Korosu” sanatçısı olarak görev yapar. Yirmi civarında plak ve ses bandı çıkar. Âşık edebiyatı konulu radyo ve televizyon programları yapar. 26 Mart 2005’te Ankara’da vefat eden Murat Çobanoğlu, Kars’ta toprağa verilmiştir. Kars Belediyesi, her yıl 6-7 Mayıs tarihleri arasında “Murat Çobanoğlu Âşıklar Bayramı” düzenlemeye başlamıştır.

Âşık, yirmi yaşına kadar “Devranî” mahlasını kullanır. Dudakdeğmez şiirlerinde “Yananî” mahlaslarını tapşırır. Âşık Reyhanî’nin teklifiyle, 1963’ten itibaren “Çobanoğlu” mahlasını kullanmaya başlar. “Âşık Murat Çobanoğlu”, “Murat Çobanoğlu” mahlaslarıyla söylediği şiirleri de vardır. Şiirlerini saz eşliğinde, genellikle doğmaca olarak icra eden âşık, “âşık makamları” (=saz havaları, ezgileri) konusunda da ustadır. 145 âşık ezgisi (makamı/havası) bildiğini ve icra ettiğini belirtir. Muamma çözme, lebdeğmez söyleme, atışma yapma ve halk hikâyesi tasnif etme/anlatma özellikleriyle tanınır.

Şiirleri genellikle hece ölçüsünün 7, 8, 11, 14 ve 15’li kalıplarıyla oluşmuştur. Güzelleme, taşlama, yiğitleme (koçaklama), ağıtlama, öğütleme gibi yaygın nazım türlerinden başka; hikmetleme, yakarış (dualama), ileniş (kargışlama), methiye, muamma, hoşlama (karşılama), uğurlama (vedalaşma), sitemleme (yakınma), yalanlama, âşıknâme (şairnâme), yaşnâme, baharnâme gibi değişik türlerde de şiirler söyler ve yazar. Vatan, millet, bayrak, birlik ve beraberlik, din ve tasavvuf, tabiat ve insan konularını işleyen şiirleri çoktur.

Sazı eşliğinde doğmaca şiirler söyleyebilen, başka âşıklarla atışma yapabilen, muamma çözebilen, dudak-değmez söyleyebilen, âşık makamlarını bilen ve icra edebilen, hikâye tasnif eden ve anlatan Âşık Murat Çobanoğlu, âşık edebiyatı geleneklerinin 20. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Tasnif ettiği hikâyeler: Âdil Şah ile Lâle Sultan, Ahmet ile Mehmet, Âşık Tüccarî, Bayburtlu İrşadî, Cünun Bey ile Dertli Sultan, Deli Kurt, Emri Eraslan, Hamithan ile Melek Sultan, Murat Han ile Peri (Han Sultan), Pervâne ile Hayat Sultan, Saraç İbrahim ile Güneş Sultan (Hallı Dilber) ve Yaralı Şahin’dir.

Hikâye dağarcığında (repertuar) yer alan diğer hikâyeler: Alkan ile Peri, Asuman ile Zeycan, Âşık Garip, Emrah ile Selvi, Gül ile Müsenderen, Hasta Hasan, Hüseyin Bey, Kerem ile Aslı, Köroğlu’nun Kolları (İlk Kolu, Aslan Bey Kolu, Bolu Beyi Kolu, Cevher Paşa Kolu, Demircioğlu Kolu, Hasan Bey Kolu, Hasan Paşa (Silistre) Kolu, Gürün Kolu, Kiziroğlu Mustafa Bey, Kocabey Kolu, Oltu Kolu, Son Kolu), Melik Şah, Necip ile Telli, Salman Bey ile Turnatel Hanım, Seyfi bin Zülyezen, Şah İsmail ile Gülizar Hanım, Şeyhi Senan, Tahir ile Zühre, Yaralı Mahmut ve Yusuf ile Zeliha’dır. Şenlik- Kılıççı Karşılaşması ve Şenlik- Sümmanî Karşılaşması gibi bazı âşık karşılaşmalarını da hikâyeleriyle birlikte sergilemiştir.

Hakkında Karslı Âşık Murat Çobanoğlu (Balcı, 1992) adlı bitirme tezi, Karslı Âşık Murat Çobanoğlu, Hayatı, Sanatı ve Eserleri (Durbilmez, 1993) adlı bir yüksek lisans tezi hazırlanmıştır. Karslı Âşık Murat Çobanoğlu, Hayatı, Sanatı ve Eserleri adlı yüksek lisans tezinde, Murat Çobanoğlu’na ait 85 semaî, 18 varsağı, 112 koşma, 79 türkü, 24 destan ve 26 divanî olmak üzere toplam 344 şiir tespit edilmiştir. Şiirler a) Semaîler, b) Varsağılar, c) Koşmalar, ç) Türküler, d) Destanlar, e) Divanîler başlıkları altında tasnif edilmiş, her şiirin ilk dörtlüğünün son mısrasının kafiyesi esas alınarak alfabetik sıralama yapılmıştır.

Çobanoğlu’nun değişik âşıklarla farklı zamanlarda yaptığı karşılaşmalardan tespit edilen 88 atışma metni “Karşılaşmaları” kısmında verilmiştir. Karşılaşmaları a) İkili Karşılaşmalar, b) Üçlü Karşılaşmalar, c) Dörtlü Karşılaşmalar, ç) Altılı Karşılaşmalar başlıkları altında tasnif edilmiş; metinler âşıkların mahlasları göz önünde bulundurularak alfabetik olarak sıralanmıştır. “İkili Karşılaşmalar” başlığı altında, Çobanoğlu’nun Rüstem Alyansoğlu (6 karşılaşma), Efkârî, Nurî Çırağî (1 karşılaşma), Çoban Kızı (1 karşılaşma), Deryamî (1 karşılaşma), Mevlüt İhsanî (3 karşılaşma), İlhamî (14 karşılaşma), Müdamî (1 karşılaşma), Reyhanî (11 karşılaşma), Şeref Taşlıova (29 karşılaşma) ve Ümmanî (1 karşılaşma) ile yaptığı toplam 77 karşılaşma metni verilmiştir.

“Üçlü Karşılaşmalar” başlığı altında, Çobanoğlu’nun biri Rüstem Alyansoğlu-Yaşar Reyhanî, ikisi Şeref Taşlıova-Deryamî, ikisi Şeref Taşlıova-İlhamî Demir, biri Şeref Taşlıova-Nuri Şahinoğlu ile yaptığı karşılaşma olmak üzere altı karşılaşma metnine yer verilmiştir. “Dörtlü Karşılaşmalar” başlığı altında, Çobanoğlu’nun ikisi İlhamî Demir-Ali Elvanî, Şeref Taşlıova, biri Şeref Taşlıova-Yaşar Reyhanî-Rüstem Alyansoğlu ile yaptıkları üç karşılaşma metni sunulmuştur. “Altılı Karşılaşmalar” başlığı altında ise iki karşılaşma tespit edilmiştir. Bunlardan ilki Rüstem Alyansoğlu-Yaşar Reyhanî-Şeref Taşlıova-Gül Ahmet-İlhamî Demir, ikincisi İlhamî Demir-Şeref Taşlıova-Yaşar Reyhanî- Davut Sularî- Rüstem Alyansoğlu ile yapılan karşılaşma metnidir. Hikâyecilik geleneği içinde de önemli bir yeri olan Çobanoğlu’nun anlattığı ustamalı hikâyelere “Necip ile Telli”, tasnif ettiği hikâyelere “Hamit Han ile Melek Sultan”, “Ahmet ile Mehmet”, “Cünûn ile Dertli Sultan” başlıklı hikâyeleri örnek olarak verilmiştir.

The post Murat Çobanoğlu first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/murat-cobanoglu.html/feed 0
Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu https://www.tarihistan.net/mehmet-fahrettin-kirzioglu.html https://www.tarihistan.net/mehmet-fahrettin-kirzioglu.html#respond Tue, 09 Feb 2021 23:57:54 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2312

Doğum Tarihi: 10 Mart 1917, Kars, Susuz Ölüm Tarihi: 10 Şubat 2005, Ankara 10 Mart 1917’de Kars’ın Susuz ilçesine bağlı Mamaş (Kırçiçeği) köyünde doğdu. Babası Mehmed Derviş Efendi’dir. Annesi Hesna Hanım’ı çok küçük yaşta kaybedince dedesi Şerifoğlu Asker Ağa tarafından yetiştirildi. 1931’de Kars Ortaokulu’ndan mezun oldu. O tarihlerde Kars’ta lise bulunmadığı için lise tahsilini Erzurum’da […]

The post Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 10 Mart 1917, Kars, Susuz
Ölüm Tarihi: 10 Şubat 2005, Ankara

10 Mart 1917’de Kars’ın Susuz ilçesine bağlı Mamaş (Kırçiçeği) köyünde doğdu. Babası Mehmed Derviş Efendi’dir. Annesi Hesna Hanım’ı çok küçük yaşta kaybedince dedesi Şerifoğlu Asker Ağa tarafından yetiştirildi. 1931’de Kars Ortaokulu’ndan mezun oldu. O tarihlerde Kars’ta lise bulunmadığı için lise tahsilini Erzurum’da ücretli-yatılı olarak 1934’te tamamladı. Aile çevresinden edindiği bilgi birikimi sayesinde erken yaşlarda Kars’ın tarihi, kültürü ve coğrafyasıyla ilgilendi, araştırmalar yaptı.

Önceleri bölgesel olarak başladığı çalışmalarını genel Türk tarihi ve kültürüne de yaydı. İlk yazıları on yedi yaşında iken Kars Halkevi dergisi Doğuş’ta çıktı. Aynı dergide 1939 Haziranından itibaren Kars tarihi, kültürü ve önemli şahsiyetleri hakkında yazıları yayımlandı. Bu arada 1934 Haziranından sonra bir yıl süreyle Zarşat’ta Arpaçay maliye tahsil müfettişliği görevinde bulundu. Bu görevi esnasında doksan altı köyü dolaşıp folklor ve halk edebiyatıyla ilgili araştırma ve derlemeler yaptı. 1935-1936’da İstanbul Tıp Fakültesi’nde okudu, ancak ailevî sebeplerle Kars’a geri döndü. On ay kadar Kars Posof merkezinin kazası Digor’da hususi muhasebe tahsil müfettişi olarak çalıştı.

1937 Mayıs’ında askere alındı. Topçu yedek subayı olarak 1938’de Sarıkamış’ta bulundu. Terhis edildikten sonra 1938-1941 yıllarında Kars Lisesi’nde Türkçe dersi yardımcı öğretmenliği görevinde bulundu. 1941’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne girdi. 1943-1944 yıllarında ikinci askerliği de Sarıkamış’ta geçti. Askerlik sonrası döndüğü yüksek tahsilini Mart 1946’da tamamladı. 1948-1951’de Kars Lisesi’nde, 1951-1957 yıllarında Diyarbakır’da Ziya Gökalp Lisesi’nde ve bir süre Diyarbakır Öğretmen Okulu’nda tarih öğretmenliği yaptı.

Bu son görevi sırasında Kürtler’in soyuna dair çalışmalara ağırlık verdi. Şehrin kültür hayatıyla ilgilendi. Diyarbakır Turizm ve Tanıtma Derneği’ni kurduğu gibi İç Oğuz ve Kara-Amid dergilerini yayımladı. Burada çıkan Yeni ŞarkŞark Postası ve Yeni Diyarbakır Sesi gazetelerine makaleler yazdı. Diyarbakır’da iken Türk tarihi yanında Türk dili ve folkloruyla ilgili çalışmalarından dolayı 17 Eylül 1953’te Türk Dil Kurumu üyeliğine seçildi.

1957’de Adapazarı Lisesi’ne tayin edildi. 1961 yılına kadar Arifiye Öğretmen Okulu’nda tarih öğretmenliği yaptı. 1961’de Ankara’da Öğretmeni İşbaşında Yetiştirme Bürosu’nda şube müdürü oldu. Bir ara Devlet Planlama Teşkilâtı Sosyal İşler Dairesi’nde ve Devlet Bakanlığı Özel İstatistiki Bilgiler Grubu’nda tarih araştırmaları uzmanı olarak çalıştı. 1966’da Millî Eğitim Bakanlığı Arşiv Dairesi’nde müdür yardımcılığı görevinde bulundu. Bu sırada çalıştığı Türk Ansiklopedisi’ne birçok madde yazdı. Hocası Akdes Nimet Kurat ile doktora çalışmalarını da sürdürdü. 1967’de Osmanlılar’ın Kafkas-Elleri’ni Fethi (1451-1590) adlı teziyle doktor unvanını aldı.

Aynı yıl Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tayin edildi. Doçentlik dil eğitimi için 1972-1973 yıllarında Fransa’da bulundu. 1975’te Kür ve Çoruh Boylarında Kıpçaklar ve Atabek Beğliği adlı doçentlik teziyle Tarih Bölümü Ortaçağ Kürsüsü’nde doçent oldu. 1976-1983 yıllarında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tarih Bölümü başkanlığı yaptı. 1982’de Anı Şehri Tarihi adlı teziyle profesörlüğe yükseltildi. Ayrıca 1982-1984 yıllarında Dışişleri Bakanlığı Araştırma Dairesi’nde arşiv uzmanı olarak çalıştı. 1984’te Atatürk Üniversitesi’ndeki görevinden kadrosuzluk sebebiyle ayrılmak zorunda kaldı ve Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü’ne girdi, buradan 16 Mayıs 1985’te emekliye ayrıldı ve aynı bölümde 1990 yılına kadar ders vermeyi sürdürdü. 1995-2001 yıllarında Türk Tarih Kurumu aslî üyeliği yaptı. Fahrettin Kırzıoğlu 10 Şubat 2005’te vefat etti.

Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça bilen Kırzıoğlu’na geniş bilgisi ve güçlü hâfızasından dolayı “ayaklı kütüphane” ve konferans vermek amacıyla çok seyahat ettiğinden “Evliya Çelebi” gibi unvanlar yakıştırılmıştır. Tarih ve dil çalışmaları yanında sosyal ve kültürel hayatta da aktif rol oynamış, birçok cemiyetin kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmıştır. Ayrıca Türk Yurdu, Türk Dili, Türk Tarihi-Belleten, Türk Kültürü, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Türk Dünyası, Tanin, Tasvir, Son Havadis, Tercüman, Ortadoğu başta olmak üzere çok sayıda dergi ve gazetede yazıları yayımlanmış, ilk kalem denemelerinde Mamaşlı M. Kuzu, Karslı M. Kuzu, M. Ilgar, K. Mehmet Ilgar, Serhadlaroğlu, Timuçin, Karsaklı, Mehmed F. Karsaklı, M. Karsaklı gibi takma adlar kullanmıştır. Halk edebiyatıyla da yakından ilgilenen Kırzıoğlu öncelikle adım adım dolaştığı Kars ve çevresindeki yazılı ve sözlü şiir, destan gibi eserleri derleyerek geniş bir arşiv oluşturmuştur. Çalışmaları çoğunlukla Doğu, Güney, Kuzey Anadolu ve Kafkasya üzerine olup bu bölgelerin tarihi, coğrafyası, dili, kültürü, tarihî şahsiyetleri ve folkloruyla ilgilidir.

Eserleri.

Kırzıoğlu Türk tarihiyle ilgili çeşitli konularda birçok eser, makale ve tebliğ kaleme almış olup kitaplarının belli başlıları şunlardır: Kars: Coğrafya, Tarihçe ve Karslı Büyükler (İstanbul 1943), Kars’ın Kurtuluş Hatırası (Kars 1950), Kars Tarihi (I, İstanbul 1953), Dede Korkud Oğuznameleri (I. Kitab, İstanbul 1952), Dede Korkud Oğuznameleri (II. Kitab, Erzurum 1975), 1855 Kars Zaferi (İstanbul 1955), Kara Amid (Diyarbekir) Tarihçesi ve Abidelerinin Küçük Kılavuzu (Diyarbakır 1956), Yazılı Vesikalara Göre Ziya Gökalp Müzesi ve Ziya Gökalp (İstanbul 1956), Millî Mücadele’de Kars, I. Kitap-Belgeler (İstanbul 1960), Kürtlerin Kökü (I. Bölüm, Ankara 1963), Her Bakımdan Türk Olan Kürtler (Ankara 1964), Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezalimi 1918-1920 (Ankara 1970), Karapapaklar (Erzurum 1972), Osmanlıların Kafkas-Elleri’ni Fethi (1451-1590) (Erzurum 1975), Yukarı Kür ve Çoruh Boylarında Kıpçaklar (Erzurum 1976), Kars-Arpaçayı Boyları Eski Merkezi Anı Şehri Tarihi (1018-1236) (Ankara 1982), Dağıstan-Aras-Dicle-Altay ve Türkistan Türk Boylarından Kürtler (Ankara 1984), Kâzım Karabekir (Ankara 1991), Karadeniz Bölgesindeki Türk Boylarından Lazlar ve Hemşinlilerin Tarihçesi (broşür, Ankara 1994), Târihçe-i (Gazavât-i) Dağıstân (İstanbul 2000).

Bazı önemli makaleleri de şunlardır: “Köroğlu Boylarında Oğuz Düzeni Sayıları” (Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966, s. 363-413); “Selçukluların Anı’yı Fethi ve Buradaki Selçuklu Eserleri” (Selçuklu Araştırmaları Dergisi, II [Ankara 1970], 1971, s. 111-139); “Lazlar/Çanarlar” (TTK Bildiriler, VII [1973], I, 420-445); “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkezi ‘Karar Defterindeki Kararların Suretleri’” (Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, sy. 5 [Erzurum 1973], s. 153-162); “Gazi’nin Kuzeydoğu Gezileri, Eylül-Ekim 1924” (Atatürk Üniversitesi 50. Yıl Armağanı, Erzurum 1974, I, 133-188); “Gürcistan’da Eski Türk İnanç ve Geleneklerinin İzleri” (I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1976, IV, 141-166); “1593 Yılı Osmanlı Vilâyet Tahrir Defterinde Anılan Gence-Karabağ Sancakları Ulus ve Oymakları” (Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi: A. Caferoğlu Özel Sayısı, Ankara 1979, s. 199-222); “Mustafa Kemal Paşa-Erzurum İlişkileri Üzerine Belgeler (1919-1920)” (Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, VII/21 [1991], s. 223-283). Kırzıoğlu ayrıca Bayatî Hasan’ın Câm-ı Cem-âyîn (İstanbul 1949) ve Ziya Gökalp’in Malta Konferansları (Ankara 1977) adlı eserlerini neşretmiştir.

The post Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/mehmet-fahrettin-kirzioglu.html/feed 0
Yılmaz Öztuna https://www.tarihistan.net/yilmaz-oztuna.html https://www.tarihistan.net/yilmaz-oztuna.html#respond Tue, 09 Feb 2021 00:21:33 +0000 https://www.tarihistan.net/?p=2309

Doğum Tarihi: 20 Eylül 1930, İstanbul Ölüm Tarihi: 9 Şubat 2012, Ankara İstanbul’da doğdu ve Cihangir semtinde büyüdü. İlköğreniminden sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı’na ve Beyoğlu İstiklâl Lisesi’ne devam etti. 1950’de Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’na girdi, ancak ilgisini çekmeyen derslerden dolayı burayı bitirmedi. Alliance Française’in yüksek kısmından Fransızca sertifikası aldı (1957). Paris’teki uzun ikametinde Avrupa hânedanlarının […]

The post Yılmaz Öztuna first appeared on TARİHİSTAN.

]]>

Doğum Tarihi: 20 Eylül 1930, İstanbul
Ölüm Tarihi: 9 Şubat 2012, Ankara

İstanbul’da doğdu ve Cihangir semtinde büyüdü. İlköğreniminden sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı’na ve Beyoğlu İstiklâl Lisesi’ne devam etti. 1950’de Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’na girdi, ancak ilgisini çekmeyen derslerden dolayı burayı bitirmedi. Alliance Française’in yüksek kısmından Fransızca sertifikası aldı (1957). Paris’teki uzun ikametinde Avrupa hânedanlarının şeceresi ve Avrupa tarihiyle yakından ilgilendi.

Yurda döndükten sonra İstanbul Ansiklopedisi, İslâm-Türk Ansiklopedisi ve Mûsiki Mecmuası’nda çalıştı. Hayat müessesesinde ilmî danışman (1961-1962), yazı işleri müdürü (1962-1965) ve genel yayın müdürü (1965-1974) oldu. On yıl Hayat Tarih Mecmuası’nı yönetti. 1969’da siyasî hayata atıldı. Kendi ifadesine göre o dönemde Türk milliyetçileri Demokrat Parti’yi sevmiyordu. Ancak 1960 darbesinden sonra Demokrat Parti’nin değerlendirilmesinde başka bir üslûp benimsendi. Görüşleri yanında tarih alanındaki popüler tanınmışlığı ve basın hayatına yeni bir renk getiren yorumlarıyla Adalet Partisi’nin dikkatini çekti ve 1969’da Konya’dan milletvekili seçildi. Partide “yeminliler” denen grubun üyesi olarak tanındı.

1980’den sonra Milliyetçi Demokrasi Partisi’nde yer aldı, adaylığı Millî Güvenlik Konseyi tarafından veto edilince istifa etti. TRT’nin çeşitli kurullarında üyelik yaptı, Kültür Bakanlığı başmüşavirliğinde bulundu (1974-1977). Türk Mûsikisi Devlet Konservatuvarı Yönetim Kurulu üyeliği, Devlet Klasik Türk Mûsikisi Korosu’nun kurucu yönetim kurulu üyeliği, Yay-Kur Osmanlı siyasî ve medeniyet tarihi öğretim üyeliği, Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarının pek çok kurulunda üyelik ve başkanlık yaptı.

Türk Ansiklopedisi’nde genel yayın müdürü olarak çalıştı. Hayat, Tercüman, Son Havadis, Dünya gibi dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanan Öztuna’nın tarihçiliği yanında bestekârlığı ve şairliği de vardır. Ayrıca Klasik Türk mûsikisi sahasında bilgisi ve yayınları ile tanınmaktadır. Kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından şeref armağanı verildi (1985). Eserlerinin sayısı 130’a yaklaştı. 1998’den itibaren Türkiye gazetesi başyazarlığı yapan Öztuna 9 Şubat 2012 tarihinde Ankara’da öldü.

Öztuna’nın yazarlık tecrübesi 1950’de Paris’e gitmeden önce başlamış, on dört yaşında iken Ankara Muharebesi üzerine kaleme aldığı eseriyle ilgi çekmiştir. Hüseyin Sadeddin Arel, İsmail Hami Danişmend ve dönemin ünlü yazarlarının bulunduğu özel toplantılara düzenli biçimde katılmış, Türk mûsikisi üzerine yazdığı yazılar Sadeddin Arel’in dikkatini çekmiş, onun tarafından teşvik edilmiş ve 1949-1955 arasında Türk Mûsikisi Lûgatı’nı parça parça neşretmiştir.

Paris’te Fransa ve Avrupa tarihiyle ilgili tesbitler yapmış, ayrıca bu şehirde ve civarında yerleşmiş olan Osmanlı hânedanı mensuplarıyla yakın dostluk kurmuştur. Öztuna, dönemin birçok tarihçisi gibi isabetli olarak Türkiye tarihini ve Türk tarihini bir bütün halinde ele almış, devlet hayatında devamlılık üzerinde durmuştur. Onun II. Abdülhamid ve darbeler üzerinde o dönemdeki geçerli görüşlere karşı çıkışı da büyük ölçüde 1950’lerdeki Paris dönemi ve daha sonra Türkiye Tarihi, Türk Bestecileri Ansiklopedisi, Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi ve Hayat Tarih Mecmuası gibi yayın faaliyetleriyle olmuştur.

Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti’nin son kuşağı ile iç içe yaşamıştır. I. Dünya Savaşı’nda yedek subay olan babası Muhittin Öztuna ve dostlarından, imparatorluğun son on beş yılının canlı şahitlerinden olayları dinlemiş, bu da onun okumalarına yön vermiştir. Türk mûsikisini ehliyetle öğretecek hocaların ve özellikle Sadeddin Arel ile Rauf Yektâ Bey gibi hem Batı mûsikisini ve kültürünü bilen hem Türk mûsikisinde yeni görüşleriyle çığır açan üstatların yanında bulunmuştur. Türk mûsikisine dair eserlerinde bu husus görülmektedir. Edebiyat tarihine yönelmesi, başta Mehmed Fuad Köprülü çevresi olmak üzere Zeki Velidi Togan gibi tarihî coğrafyanın âlimleriyle olan yakınlığı sağlamıştır.

Coğrafyayı iyi bilen ve yoğun biçimde kullanan bir yazar olan Öztuna, Arap harflerini özel bir merakla öğrenmiş, divan edebiyatı ile vekāyi‘nâmelerin okuyucusu olmuştur. Nihal Atsız gibi Türkçü çevrelerle yakın dostluğuna rağmen Türkçülük, Türk medeniyeti ve Avrupa medeniyetine dair görüşleri, Türk milliyetçiliği büyük ölçüde kendisininkine paralel bir seyir izleyen Yahya Kemal’in görüşlerine çok yakındır. Arşiv çalışmaları yapmadığını ve arşive girmediğini kendisi de söylemiş, ancak başta İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Ömer Lütfi Barkan ve Halil İnalcık olmak üzere arşivde çalışma yapanların araştırmalarından faydalanmıştır.

Fransız tarihi neşriyatını da uzun yıllar ciddiyetle takip etmiştir. Öztuna’nın bu faaliyeti, onun dar bir Osmanlı çevresinin dışında Avrupa tarihçiliğiyle temas edip mukayese yapmasını sağlamıştır. Köprülü’den hayli etkilendiği anlaşılan Öztuna’nın ilginç ve akıcı bir üslûbu vardır. Hayat Yayınları arasında çıkan ve 135.000 adet baskıya ulaşan Resimlerle Türkiye Tarihi bütün Türk ve Türkiye tarihini ele alır; burada genel hatlar yanında ayrıntıların da tanımlayıcı bir pedagojik yöntemle metnin içine yerleştirildiği görülür. Öztuna’nın ciltlerle ifade edilen eserlerinin okunmasını sağlayan üslûbudur. Hiç şüphesiz birçok doğruya işaret eden yeni yorumlar yanında eserlerinde maddî hatalar da vardır. Bunları zamanla düzelttiği dikkati çeker.

Eserleri:

1402 Ankara Muharebesi, Bayezid ile Timur’un Ölümü ve Fetret Devri (İstanbul 1946); Türk Mûsikisi Lûgatı (Mûsiki Mecmuası’nda tefrika edilmiştir, sy. 15-91, 1949-1955); Dünya Tarihi (Hayat Tarih Gazetesi için hazırlanmıştır, İstanbul 1963); Türkiye Ansiklopedisi (İstanbul 1964, Metin Tuncel ile birlikte); Türkiye Tarihi (başlangıcından zamanımıza kadar, I-XII; İstanbul 1964-1967; eser daha sonra Büyük Türkiye Tarihi adıyla on dört cilt halinde basılmıştır); Vilâyetlerimizin Tarihi (İstanbul 1968); Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikâyeleri (İstanbul 1969); Türk Tarihinden Yapraklar (Ankara 1969); Resimlerle 93 Harbi (İstanbul 1969); Türk Bestecileri Ansiklopedisi (İstanbul 1969); Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi (iki ciltte üç cilt, Ankara 1969-1976; Türk Mûsikisi Lûgatı’nın genişletilmiş şekli olan eser, daha sonraki yıllarda daha da geliştirilerek Büyük Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi [I-II, Ankara 1990] ve Türk Mûsikisi: Akademik Klasik Türk San’at Mûsikîsi’nin Ansiklopedik Sözlüğü [I-II, Ankara 2006] adlarıyla yayımlanmıştır); Resimlerle Türkiye Tarihi (İstanbul 1970); Büyük Türk Sözlüğü (İstanbul 1970, Muharrem Ergin ile birlikte); Havacılık Tarihinde Türkler (Ankara 1971, Yavuz Kansu – Sermet Şensöz ile birlikte); Türk Mûsikisi Klasikleri (İstanbul 1972); Osmanlı Tarihi ve Medeniyeti (ders notları, 1976); Petite historie de la Turquie (Ankara 1976); Osmanlı İmparatorluğu (Ankara 1977); Türkler Araplar Yahudiler (İstanbul 1982); Hacı Ârif Bey (Ankara 1986); Sâdeddin Arel (Ankara 1986); Türk Mûsikîsi Teknik ve Tarih (İstanbul 1987); Osmanoğulları ve Türk Musikisi (İstanbul 1987); Bir Darbenin Anatomisi (İstanbul 1987); Osmanlı Devleti Tarihi (I-II, Ankara 1988); Barbaros Hayreddin Paşanın Hatıraları (sadeleştirilmiş neşir, İstanbul 1989); Kanûnî Sultan Süleyman (Ankara 1989); Devletler ve Hanedanlar (I-V, Ankara 1989-1996); 93 ve Balkan Savaşları: Rumelini Kaybımız (İstanbul 1990).

The post Yılmaz Öztuna first appeared on TARİHİSTAN.

]]>
https://www.tarihistan.net/yilmaz-oztuna.html/feed 0