Ultimate magazine theme for WordPress.

Fransız Devrimi’nin Demokratik Değerleri

0 32

1789 Fransız Devrimi tüm kıta Avrupası’nı derinden etkileyen ve bu yaşlı feodal kıtada çok önemli tarihsel değişiklikleri başlatan bir dönüm noktasıdır.

1789’da başlayıp esas itibarıyla 1848 devrimiyle son bulan Fransız burjuva demokratik devriminin, bu devrimin ortaya koyduğu değerler ve bu değerler etrafında dönen mücadele bakımından en yoğun geçen ilk altı yıllık dönemini, ülkemiz güncel kültürel ve politik yaşamının yol açtığı bazı çağrışımlar yönünden ele alıp bir kısım sonuçlar çıkarmak mümkün görünmektedir. Özellikle, 1789 atılımına ve sonrasına kitlelerin geniş katılımı ve devrimde aydınların oynadığı rol açısından bakıldığında, ülkemiz güncelliği içinde bazı ilginç tespitlere ulaşmak zor değildir. Günümüz toplumlarının üzerine oturduğu kültür mirası içinde 1789’la birlikte yükselen politik, hukuksal ve ahlaki değerlerin önemli payı vardır. Dolayısıyla çağdaş toplumsal kültür yapıları içindeki demokratik öğelerin yoğunluğunu ve bu arada toplumun aydın zümrelerinin genel politik ve kültürel tutumlarını o toplumların geçirmiş; bulundukları tarihsel demokratik süreçlerin karakterine, dolayısıyla bu süreçlerden en görkemlisi olan Fransız burjuva demokratik devrimiyle karşılaştırmasından çıkacak sonuçlara bağlayıp açıklamak hiç de yanlış olmayacaktır.

1789 Fransız burjuva demokratik devriminin, insanlık tarihinin bütünü açısından çok az rastlanan bir mücadele yoğunluğu içinde geçen ilk bir kaç yılı (1789-1795), tek bir toplumun ortaya koyduğu (bugün bile şu ya da bu nedenle geçerliliği olan) evrensel nitelikli değerlerin ve bu değerler uğruna verilen kıyasıya bir toplumsal mücadelenin en yalın ve çıplak biçimini yansıtır. Denebilir ki, bu devrim süreci içinde tarih bütün örtülerinden sıyrılır ve kendi mantığına sonuna kadar sadık kalmayı başarır; dahası da nesnel gerçeği az ya da çok perdelemekte olan bütün ekonomik, politik ve kurumsal illüzyonlar bir bir yıkılır.

Son bireyine kadar bütün bir toplumun devrimin sosyal unsuru haline geldiği, binlerce yıllık tarihsel birikimin baştan aşağıya pratik çözümlere tabi tutulduğu, tarihsel determinizmle insan iradesinin yan yana hükmedici olduğu, eski ile yeninin hiçbir uzlaşma noktası bulamadan birbirine karşı koyduğu 1789 devrimini, feodalizmden kapitalizme geçiş kapsamında bir “sosyal devrim”, ama bundan da öte, bu geçişin “bütün gereklerinin” zamanında ve “en tam” olarak yerine getirildiği bir “politik devrim” olarak (bu geçişin asıl belirleyicisi olarak) nitelendirmek doğru olur.

Fransız Devrimi’nin Temel Özellikleri

Fransız burjuva devrimine ilişkin şu birkaç noktaya öncelikle işaret ettikten sonra, onun “halk katılımı ve aydınlara tanıdığı misyon” yönüne eğilmeye çalışacağız:

  • Fransız burjuva demokratik devrimi feodalitenin bağrında yeşerip, gelişmiş olan kapitalizmin belli bir ekonomik güce ulaşmasını ve dolayısıyla burjuvazinin siyasal iktidar talebini simgeler.
  • Fikri hazırlığı bakımından 1789 Devrimi, temeli en olgun burjuva devrimidir. Devrimden önce yaşanmış bir “aydınlanma” dönemi, devrim sürecinde kitlelerin ve aydınların demokratik değerlere sonuna kadar sahip çıkmasının nispi bir açıklamasını vermektedir. J. J. Rousseau’nun, toplumun bütün bireylerini eşitlik temelinde ele alan ve devlet karşısında bireyin soyut özgürlüğünü, ve onun toplumsal varoluşunu özgür bireysel iradesine bağlayan önermeleri, Buffon’dan gelen mutluluk, erdem ve ahlak gibi kategoriler, Voltaire’in laisizmi ve kilisenin saygınlığını temelinden sarsan “akılcı din” yaklaşımı ve aydınlara biçtiği (despotluk hakkını da içeren) misyon ve nihayet Diderot’nun materyalizmi Fransız devrimine olgunlaşmış bir burjuva ideolojik temel sunar.
  • Fransız Devrimi ilk burjuva demokratik devrimi olmamakla beraber, farklı olarak, burjuvazinin bir kesimi (bazen tamamı) monarşiyle uzlaşmak istemiş olsa bile, devrim sürecine bağlı olarak ortaya çıkan dengeler açısından bu imkân bulunamamış, dolayısıyla feodalizmin tasfiyesi (tabii feodallerin ve monarşinin direncine de bağlı olarak) İngiltere’de olduğu gibi, uzlaşmaların ardından gelen süreçlere değil, “milli usturanın” (giyotin) altında kurulan platformlarda çözümlenmiştir.
  • Fransız burjuva demokratik devrimi, halk kitlelerinin devrime katılımı yönünden de diğer burjuva demokratik devrimlerinden ayrılır. Toplumsal gelişmenin düzeyi tarafından belirlenen devrimin “burjuva demokratik çerçevesi” dahi burjuva sınıfı tarafından değil aristokrasiye karşı burjuvazinin değerlerini de savunan halk kitlelerinin aktif katılımı sayesinde korunabilir.
  • Bu devrimin kayda değer başka bir özelliği ise, aydınların devrimdeki etkin rolüdür. Halkın geniş katılımı temelinde etkinliklerinden ancak söz edebileceğimiz bu aydınlar, o kadar öndedirler ki, tarihin bu en görkemli burjuva demokratik devrimini “aydınların başkaldırısı” olarak algılayan, ulusun bütün bireylerinin katılmaktan kaçınamadığı böylesine derin bir sosyal olguyu “Danton-Robespierre çatışması” olarak gören, hatta bir halk örgütlenmesi olarak ortaya çıkmış komünden gücünü alarak, devrimin değerlerini sonuna kadar savunan ve somuta döken Jakobenleri bir aydınlar oligarşisi olarak görüp burjuva demokratik değerlerin en somutetkinliğe ulaştığı devrimin en parlak dönemini (1792-1795) “volantarizmin sınırlı parlayışı” diye niteleyen yanlış, çarpık ve kasıtlı yaklaşımlara çokça rastlanmaktadır.
  • 1789 Fransız Devrimi’nin bir başka fakat belki de en dikkate değer özelliği, burjuvazinin ortaya attığı, ama sonuna kadar tartışmaktan kaçındığı demokratik ve siyasal değerlerin halk ve aydınlar tarafından sonuna kadar savunulması ve bunun mantıksal bir uzantısı olarak bu tartışmada siyasal tarihin ancak birkaç yüzyıl sonra ortaya çıkaracağı formüllere ve değerlere çok yaklaşılmasıdır. Daha ileri ve bilimsel yaklaşımların ilk ve ilkel biçimlerini “tohum” halinde bile olsa Fransız Devrimi’nde görmek, burjuva kapsamlı bir özgürlük talebinin, daha muhtevalı özgürlük kavramlarıyla doğrudan ilişkisini buradan çıkarmak imkânı vardır.

Fransız Devrimi’ni Yaratan Koşullar

Bu yazımızda Fransız Devrimi’nin halk katılımına ve aydınlara ilişkin yönlerine bakmaya çalışacağız. Bunun en yalın biçimde göründüğü 10 Ağustos 1792 ayaklanmasına geçmeden önce devrimin başlangıç safhasına ilişkin olarak önemli gördüğümüz bir kaç noktaya daha işaret etmek istiyoruz:

Devrim, Amerikan ve İngiliz devrimlerinden doğan deneylerin ardından ve “aydınlanma felsefesinin” kökleştirdiği soyut değerler üzerinde, fakat esas olarak burjuvazinin ekonomik hayatı her bakımdan elinde tutan etkinliğe ulaştığı ve Fransa’nın derin bir ekonomik krize yuvarlandığı koşullarda başlar.

Burjuvazinin ekonomiyi bütünüyle kavrayan etkinliğine rağmen bu sınıfın daha da gelişmesini engelleyen önemli faktörler bulunmaktadır. Burjuvazi hukuki ve siyasal haklardan yoksundur ve ülkenin yönetilmesinde, dolayısıyla ekonominin yönlendirilmesinde söz söyleme hakkına sahip değildir. Öte yandan, burjuvazinin iç pazar bütünlüğü talebi (ideolojik olarak Fransa’nın birliği ve bölünmezliği), feodal duvarları zorlamaktadır. Monarşi, aristokrasi ve kilise (kilise toprakların % 6’sına sahiptir ve önemli kira gelirlerine el koymaktadır) büyük rantlar tüketmekte ve toprağın bu tarz mülkiyeti, gelişen kapitalist pazarın (kentlerin) özgür işgücü ihtiyacını kırlara bağlı tutmaktadır.

Kral 1614 yılından beri toplanmamış Etats Généraux’yu (bu bir çeşit danışma meclisidir, kralın memurlarından, ruhban sınıfın ve senyörlerin temsilcilerinden oluşur) 1789 arifesinde toplamak istemektedir. Amacı, alacağı yeni ekonomik önlemler ve koyacağı vergiler konusunda “görüş” almaktadır. Ancak 175 yıl, toplumda çok şeyi değiştirmiştir ve Monarşinin Etats Généraux gibi bir siyasal kurum; aracılığıyla 1789 Fransa’sını kavramak imkanı kalmamıştır. Hiçbir siyasi ve hukuki hakka sahip bulunmayan burjuvazi, gelinen noktada kralın meclisinde söz hakkı istiyordu ve bu doğaldı. Bir yeni seçimle bir meclis yeniden oluşturulsa ve krallığın güç tazelemesi düşünülse bile, siyasal haklarından yoksun ama toplumun ekonomik güçlerini kavramış sınıf olan burjuvazi bu meclisin dışında kalıyordu. Bu noktada bir siyasal denge kurabilmenin yolu, siyasal hakların ve hukukun baştan aşağıya yeniden gözden geçirilmesine bağlanıyordu. Bu bütün bir yapının radikal biçimde tartışılması demekti.

Krallığın, senyörlerin, kilisenin, kısaca iktidarı elinde tutan güçlerin başlatamadığı bu tartışmayı siyasal haklarından yoksun sınıf ve katmanlar, yaşanılan ekonomik kriz ortamında, aydınlanma felsefesinin şiarlarını temel alarak, özgürlük, eşitlik, adalet vb. gibi değerler bütünlüğüyle bir demokratik ideoloji rehberliğinde ve siyasal iktidarı ele geçirmek amacıyla başlattı.

Tartışma, siyasal ve demokratik haklar, bu hakların güvencelere ve yazılı metinlere (anayasalara) bağlanması, nasıl korunacaklarının belirlenmesi (anayasal öğeler ve halkın direnme hakkı), hakların kimler tarafından konacağı (yasama gücü), halkın söz sahibi olabilmesi (temsili kurumlar ve meclis), iktidarın biçimi (cumhuriyet, meclisler, belediyeler genel oy vb.) etrafında yoğunlaşır. Devrimin yarattığı kuramların ve getirdiği hakların biçimi asla yeterli olamaz, bunların içeriği üzerine söylenebilecek sözler sonuna kadar söylenir, herkes kendi hakkına pratikte nasıl sahip çıkacağının kavgasını ve haklarını dolaysız kullanma istek ve iradesini kıyasıya mücadelelere sahne olan bir devrim platformunda ve olağanüstü bir kararlılıkla ortaya koyar.

Dengeler kurulur, bozulur, yeniden kurulur. Kurumlar oluşur, dağılır, yeniden oluşur ve içerikleri amansız bir kavganın, geleceği hükmetme isteğinin son derece zengin çatışmalarıyla dolar. Herkes kendi amaçlarını sonuna kadar gerçekleştirmek istemektedir. Tarih uzlaşma zeminini ortadan kaldırmıştır, eskimiş güçlerin direnişi doğrudan ye cepheden saldırılarla kırılacak, ama bu siyasi mirası kimin sahipleneceği daha yüzyıllar boyu sürecek bir mücadelenin konusu olacaktır.

Ve bu yazımızda biraz “özel bir ilgiyle” üzerinde duracağımız “aydınlar” faktörü, 1789 Fransız Devrimi’nin dikkate değer özelliğidir. Aydınların daha önce İngiliz Devrimi’nde de etkin rolüne tanık olunmuştur. Fransız devriminde politik dengeler adeta aydınlar aracılığıyla oluşur, sanki sosyal sınıf ve zümrelerin tamamı, doğrudan katılmış olsalar bile, devrimin her noktasında görüşlerini aydınlar aracılığıyla duyururlar, o kadar ki bu sınırlı gerçek, devrimin asli karakteri gibi görünür.

Ve nihayet bu devrimde, tartışma; esas olarak burjuva sınıfının iktidarının biçimlenişi etrafında geçse bile, başka söyleyecek sözü olanlar, tarihin daha sonraki evrelerinde kendi ideolojileriyle ortaya çıkacak olanlar, Fransız Devrimi’nde “bir görünüp bir kaybolsalar bile” yine de vardırlar. Ya da şöyle ifade etmek daha isabetli olabilir: Fransız Devrimi’nde, kendi özgün istekleriyle ortaya çıkan kimi halk sınıflarının talepleri ve bu taleplere değer veren bir kısım aydınların devrim içinde bu taleplere kazandırmaya çalıştığı muhteva, ya da aynı kapsamda yeni bazı değerlerin sonuna kadar savunulması tavrı, tarihin sonraki dönemlerinde gündeme ağırlıklı olarak gelecek olan başka toplumsal güçlerin değerlerine çok yaklaşır.

Toparlayıp bir kere daha ifade edersek, günümüz kapitalist uygarlığının kurumsal, siyasal ve kültürel tarih temelini 1789 Fransız burjuva devriminde bütün somutluğuyla bulmak mümkündür. Ve “aydınların” belirleyici bir sosyal etkinlikle tarih sahnesine çıkışlarının ilk örneğini teşkil ettiği için 1789 Fransız Devrimi’ne damgasını vuran sınıflarla bağlarından yer yer soyutlayarak aydın grupların savundukları görüşleri ve değerleri, özellikle de bu değerler uğruna can pahası kavgalara nasıl girdiklerini kısaca hatırlamaya çalışalım.

Fransız Devrimi’nin İlk Adımı: Millet Meclisi’nin Kraldan Bağımsızlaşması

Etats GénérauxKral, geleneklere uyarak, toplumun söz sahibi ve etkinliği olan sınıf ve zümrelerinin temsilcilerini, 175 yıllık bir aradan sonra “Etats Généraux”da (asiller ve rahiplerden oluşan ve krala danışmanlık yapan kurul) toplantıya çağırdığında amacı yeni vergiler koymaktı dedik. “Millet” yine adet olduğu üzere temsilcilerini seçmeden önce “dilek listelerini” hazırlamıştı. Bu kez aradan geçen zaman içinde toplumun “başka bir toplum” olduğu, kralın yetkilerinin sınırlandırılması, Etats Généraux’ların yetkilerinin artırılması, yeni bir sınıfın Etats Généraux’da genel toplamın yarısı üyeyle temsil edilmesi gibi “acayip”, hiç görülmedik istekler “dilek listelerine” yansıdı. Kralın meclisi, üçüncü sınıfın (Tiers Etat’nın, yani burjuvazi, esnaf ve köylüler) katılımı olmaksızın toplanamıyordu.

5 Mayıs 1789’da açılan Kral meclisi (1155 üyeli Etats Généraux) yarısı (578) burjuva sınıfını temsil eden (200’ü avukat, kalanı bankacı, tüccar ve sanayici) “halk vekilleri” ile birlikte toplandı. Asiller ve rahipler bu yeni kompozisyon içinde eski geleneği sürdürüp “her sınıfın ayrı ayrı toplanmasını” istediklerinde, Etats Généraux’nun “halk” kanadı “halk adına” yetkili sayıp kendini “Millet Meclisi” ilan etti. Feodalizm, ekonomik ilişkiler alanında zaten kaybettiğini, böylece siyasi üstyapıda da yitiriyor ve devrim ilk kurumsal başarısını kazanıyordu.

Meclis olmak bir adımdı. “Dilek listelerinde” yansıyan istekleri bir bir somuta geçirmek gerekiyordu. Gündeme, acilen bir anayasa hazırlanması gereği geldi. Meclisin kendine güveni rahipleri çözdü, asilleri kralın yanına itti, siyasi yapı bir anda kristalize olmuştu. Kral meclisi “kapattı”!

Herhalde “Meclis”, salt kurumlardan bir kurum olsaydı, kral kapattığı için “kapanmış” olurdu. Kralın 19 Haziran 1789’da kapattığı Millet Meclisi’nin 578 halk vekili 20 Haziran 1789’da, yani bir gün sonra “Jeu de Paume” salonunda toplanarak anayasayı tamamlayıncaya kadar “şartlar ne olursa olsun” çalışmaya karar verdi ve “dağılmama” yemini etti. Meclis kendini kurtarıyordu, bu, devrimin devamı demekti. Kral bu olguyu kabul ederek (halk vekillerinin kurumunu meclis kabul ederek) meclis dışında kalan bir bölüm rahibi ve asilleri bu meclise katılmaya çağırdı (27 Haziran 1789). Feodalizm, kapitalizme en büyük siyasi ödününü böylece vermiş oluyordu.

Yasama yetkisi, burjuvazinin kontrolüne geçmiş oldu. Ama bu sadece bir “ödündü” ve bundan ötesine feodalizm direnecekti. Devrimci burjuvazi ise “hızım alabilmek için” daha çok mesafe kat etmek zorundaydı. Burada her şey bitmiyor, yeniden başlıyordu çünkü başlayan, bir sosyal devrimdi ve daha başka sınıflar ve zümreler de sözlerini söyleyeceklerdi.

Sıcak Temmuz Günleri

Kralın tehdidi altındaki meclisi savunmak ve başlayan reformların devamından yana feodalizmin gücünü kırmak için 12 Temmuz 1789 günü ayaklanan halk kitleleri de doğrudan devrime katılmış oluyorlardı. 1789 devriminin asıl karakteristik özelliği olan “en geniş halk katılımı” başlamış oluyordu. Tabii bu kendiliğinden değildi. Nesnel devrim Sürecinin mantığına uygundu ve bir gün sonra, 13 Temmuz 1789’da Paris’te devrimci bir belediyenin ve bir milis örgütünün kurulması buna kanıttı. Parisliler her türlü araçla mücadele ediyorlardı. Besbelli ki, bu başlayan, kolayca durulmayacak bir kabarmaydı. Başka bir siyasi mihver oluşuyordu: halk!

Burjuvazinin siyasi temsilcileri bu “gücü” fark etmekte gecikmediler. 20 kadarı hemen Paris Belediyesi’ne katıldılar. Belediye Paris’in güvenliğini üzerine aldı, 12 bin milis bunu sağlayacaktı. Bir gün sonra, yani bugün Fransızların bayram olarak kutladıkları 14 Temmuz 1789 günü, Paris halkı kendine gerekli donanımları ele geçirmeye koyuldu. Önce Invalides, sonra da Bastille (aynı zamanda cezaevi) kaleleri halk tarafından ele geçirildi; binlerce donanım Paris’in güvenliğini kralcılara ve asillere karşı koruma görevini üstüne alan halkın eline geçmiş oluyordu.

Halkın devrime katılımı Paris’le sınırlı kalmaz. Devrimci belediyeler hızla bütün kentlerde kurulur. Ayaklanma daha da gelişir ve demokratik niteliğinin mantıksal bir parçası olarak kırlara sıçrar. Köylüler, asillerin şatolarına girerek “vergi defterlerini” (terriers) yok ederler. Köylülerin aktivitesi diğer sınıf temsilcilerinin katılmasıyla 9 Temmuz günü “Kurucu Meclis” , adını almış plan meclisin ilk demokratik toprak reformu adını atmasını getirir. Ancak, kararı alması gereken, burjuva temsilcileridir. Lâkin, onlar için de kutsal olan mülkiyet hakkı, feodal mülkiyet hakkının zedelenmesi halinde zedelenmeyecek miydi? Bu, burjuvazinin daha ilk adımda bocalaması, kararsızlığa düşmesi anlamına geliyordu. Senyörlerin teklifi, uzlaşma noktasını oluşturdu ve feodal yükümlülükler köylüler tarafından parayla satın alınacaktı. Bu karar büyük toprakların zenginleşmiş burjuvaların eline geçmesi tarzında feodalizmden kapitalist formasyona doğru atılmış bir sınırlı adım oluşturdu. Bu çerçevede kalınsa, halk, “feodal mülkiyeti satın almış” olacak ve kavga böylesine derinleşmeyecekti!.

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi

Kurucu Meclis, 26 Ağustos 1789’da “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ni onaylarken feodal hukuku burjuva sınıfı adına, ama bütün halka hukuki yeni haklar getiren ve her “bireyi” kanunlar önünde eşit bir yurttaş sayan önemli bir adımla aşmış oluyordu. Ekonomik ilişkiler içindeki bireyin somut durumunu ele almayan ve fakat soyut bir “insan” tanımından yola çıkarak soyut hakları belirleyen bu bildiri, bu yanıyla burjuvazinin sınırlı özgürlük anlayışının bir kanıtıydı; ama öbür yandan, ilk kez toplumun bütün üyelerini yasal bir temelde “eşitleyerek” insanlığın gelecek serüvenine yön veriyordu. Bu bildiriyle:

Bütün insanlar doğuştan özgür sayılıyor, özgürlük, zaman aşımına uğramayan ve başkalarına devredilemeyen bir hak olarak belirleniyordu.

Toplumdaki bütün farklılaşmaların üstünde “insan” vardı ve insanlar anayasa önünde ve kanunlar karşısında eşit bireyler olarak alınıyordu.

Yurttaşların baskıya karşı direnme hakları ilk kez teslim ediliyordu.

Mülkiyet hakkı kutsal ve dokunulmaz bir hak olarak benimseniyordu.

Burjuvazi böylece elde ettiği ekonomik gücü hukuki üstyapıya aktarıyor, siyasi üstyapıdaki egemenliğini bir adım daha ileri götürüyordu. Burjuvazi, kendi mülkiyet hakkını da sağlama bağlıyor, böylece kendi sınıf egosu toplumun yeni biçimlenişinin önüne amaç olarak çıkıyordu. Ancak bu, burjuvazinin kendi fiziksel gücü yahut kralla uzlaşması gibi yollardan değil, halkın doğrudan katılımı ve siyasal aktivitesi ile mümkün olabiliyordu. Henüz burjuvazi ile halk katmanlarının yol ayırımına gelinmemiştir.

Yurttaşlar bildirisinin insan (birey) hak ve özgürlüklerini soyut biçimde tarifi, Fransız toplumunun o gün içinde bulunduğu koşullarda son sözün söylenmesi anlamına gelmiyordu. Bu soyut tanımlama bile, iktidar kurumlarını zorluyor, bir yandan kralın varlığı ve yetkilerini koruması ve feodalizmin siyasi, temsilcilerinin kurucu meclisteki ağırlığı, öbür yandan kralın devam eden veto yetkisi ve sonuç olarak devrim dalgasının monarşiye son verecek momente henüz ulaşmamış bulunması, kurucu meclisin, “Yurttaşlar Bildirisi”nin de gerisine düşen 1791 Anayasası’nı kabul etmesiyle sonuçlanır. Buradan doğan siyasal statü, feodal siyasi egemenlikle, burjuvazinin ortaya henüz çıkmış siyasal gücünün bir arada bulunmasıdır. Burjuvazi, halkın da katılımıyla feodalizme vurduğu ilk darbenin kendisini getirdiği yeni siyasal konumu, taleplerinin son kertesi olarak benimsemiştir. Anayasa yürütme gücünü krala, yasama gücünü meclise verir ve meclisi sürekli toplanan bir organ olarak koyarken, kuvvetler ayrılığı ilkesine doğru ilk adımı atıyor, ama esas olarak meclisi yasama yetkisiyle donatmış olmaktan ötürü burjuva demokrasinin temel harcını koyuyordu. Bu ilk ayrım basamağında kitlelerin Meclisten yana olması ve kralla Meclis arasındaki her çatışmada Meclisi savunmaya koşması, Fransız Devrimi’nin kitle katilini yönünü sürekli genişletmekte, bundan bağımsız olmayarak, devrimi de genişletmektedir.

Nitekim devrimin Avrupa’daki -feodal monarşiler üzerindeki- etkilerini kralın kendi lehine örgütleme çabaları, Avusturya’nın Fransa’ya saldırışını davet eder. Fransa’nın bozgunu, halkın öfkesini yeniden monarşiye ve “ulusal düşmanla” ittifakta olan aristokrasiye yöneltir. Bu, meclisteki 300 üye ve bütün bir kral ailesi demektir ki, tasfiyesi feodalizmin kökünden kazınması anlamına gelecektir. 10 Ağustos 1792’de ayaklanıp saraya yürüyen Paris halkı, kralın devrilmesini talep ederken Kurucu Meclis’in 4/7 oranla krallığı kaldırdığını açıklamaktan başka yapabileceği bir şey kalmıyordu. Halkın bu atılımı, devrimi yeni bir evreye ulaştırıyor, feodal siyasi güçlerle (monarşi) burjuvazi arasındaki çatışmayı burjuvalar lehine ve kesin olarak çözerken, bu defa demokrasinin “nereye kadar” götürüleceğinin tartışmasını başlatıyordu. 10 Ağustos 1792 kalkışması, halkın zaferi ve monarşinin yenilgisi idi ve bir siyasal iktidar boşluğunu da beraberinde getiriyordu. Bu boşluğu, kalıcı kurumlardan önce geçici kuramlarla doldurmak ve bir “geçiş süreci” yaşamak ihtiyacı kendini dayatmıştı; Aydınların etkin ve yaygın olarak siyasi sahneye çıkışı da 10 Ağustos ayaklanmasını izleyen süreçle belirginleşir.

10 Ağustos’un arkasından gelen iktidar kompozisyonu halkın doğrudan eyleminin başında olan komün ile yeni bir anayasa yapacak olan Konvansiyon Meclisi ve kralın yerine geçen altı bakandan kurulu geçici yürütme komitesinden oluşuyordu.

Bunca hareketli bir sosyal sürecin 10 Ağustos aşamasında, devrime katılan siyasi güçleri de bir hayli kristalleştirdiği belirtilmelidir. Konvansiyon Meclisi’nde artık devrimin yeni yönelimini temsil edenler mutlak çoğunluğa sahiptirler ve bu meclis (Konvansiyon), devrimin yasama, yürütme ve yargı gücünü şahsında toplayacak, iktidarın eh ileri düzeyde merkezileşmesinin vasıtası olacaktır. Fransa, artık (22 Eylül 1792) bir cumhuriyettir ve bundan sonra demokrasisinin niteliği belirlenecektir.

Halkın her başkaldırısının ortaya çıkardığı siyasal gelişme, sonuçta burjuva çerçevede kalmaktadır ve Konvansiyon Meclisi de “sağı ve soluyla” burjuva siyasal güçlerinin toplamından ibarettir. Devrim öncesi “aydınlanma” döneminin topluma kattığı soyut değerler, aydınların sahip çıkmasıyla devrime aktarılmaktadır ve 10 Ağustos ayaklanmasından itibaren bu değerlerin somutluk temelinde tartışılması, halkın bu değerlere aktif olarak sahip çıkışının koruyuculuğu altında, ilkelerine sonuna kadar bağlı ve ender bulunur bir aydınlar kuşağının olağanüstü mücadelesinin yoğunlukla yaşanacağı döneme girilmektedir.

Jakobenlerin Şekillenmesi

Kurucu Meclisin en kararlı burjuva sözcüleri olan Jirondenler, bu mecliste aristokrasinin doğrudan temsilcileri varken burjuva değerlerin kararlı savunucuları rolündedirler, fakat Konvansiyon’da, yani feodalizmin kesin olarak rafa kalktığı yeni siyasi platformda devrime “dur” demekten yana geçen burjuvaların siyasi çizgisi durumundadırlar. Çünkü kazanılmış soyut burjuva değerlerin somuta intikal ettirilmesini getiren her tartışma, ister istemez halkı da işin içine sokmaktadır. Soyut planda kaldıkça halk-burjuvalar çatışmasını gizleyen burjuva demokratik kavramlar ve değerler, somutlukta halkın devrimi sonuna kadar götürme iradesine dönüşmekte ve burjuvazinin kazandıklarını (sonuna kadar götürme anlamı taşısa bile) silip süpürmektedir.

Konvansiyon’da 160 üye ile temsil edilen Jirondenlere karşılık, burjuvazinin değerlerinden yola çıkan, ancak bu değerlerden taviz vermeyen, “eşyayı adıyla çağırmaktan” yana olan bir başka burjuva politik güç olan “Dağlılar”, salt burjuvaları özgürleştiren bir devrim statüsüne karşıdırlar ve “bütün halk için’’ özgürlük istemektedirler. Jirondenlerle dağlılar arasındaki “özgürlüğün sınırları” üzerine gelişen kavga, devrimin bundan sonraki evresine damgasını vurur.

Eski Jirondenlerden bir kısmı, Konvansiyon’daki yeni kutuplaşmada “Dağlılar” grubuna katılmıştır ve bu grup sayıca Jirondenlerden azdır. “Dağlılar” grubuna katılan bu eski Jirondenler içinde Danton, Robespierre, Marat, Saint Just, Camille Desmoulins gibi ihtilalci aydınlar bulunmaktadır. Konvansiyon içinde Jirondenlerin ve Dağlıların toplamı da sayısal “çoğunluk” değildir ve çokluk La Plaine (Ovalılar) denen tarafsızlardan (kararsızlardan) oluşmaktadır. Sürükleyici olan, Konvansiyonun “siyasi çoğunluğu” idi ve devrim süreçlerinde böyle bir çoğunluk her zaman olacaktı. Salt bu durumdan kaynaklanıyor olsa bile, bu kesim Fransız devrimcilerini “elitçi” saymak doğru değildir, kaldı ki, Dağlıların bir bölümü Jakoben’dir (meclis dışında ve devrimde etkinliği olan tek siyasi kulüp-bugünkü parti-) ve Paris’i 12 bin milisle savunan, bütün bir şehir halkını peşinden sürükleyen Komün, işte bu Jakobenlerin etkinliği altındadır.

Bir kez 1793 Anayasası’na girmiş olan (referandumla kabul edilmiş), “hükümet halkın haklarını çiğneyecek olursa, isyan etmek halkın hakkı olacaktır” hükmü Konvansiyon’daki Dağlılar grubunun kararlı mücadelesinin yasal temeli olacaktır. İşte “Jakobenlik” bu noktadan itibaren ve Robespierre’in kişiliğinde sembolleşmiş bir devrimci aydın siyasi çizgisi olarak, Fransız demokratik devrimine, bir üslup olarak değil, bir “iktidar etme anlayışı” (iktidara geliş biçimi değil) ama bundan da çok “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarının tartışmasını, bu kavramların yüklenebileceği en ileri anlamlar düzeyinde savunma tavrı olarak girer. Özgürlüğün Jakobence takdimi, kavramın burjuva (ve soyut) içeriğinden kurtulması, genel insani bir kavram durumuna gelmesi, felsefi ifade ediliş biçimiyle “özgürlüğün özgürleşmesi” anlamına gelir. Kuşkusuz Jakobenlerin bu özgürlük anlayışı bir fantezi olmamış, iktidar olarak somutluk kazanmış ve kurumlaşmıştır. Bu şekillenme, halkın, özgürlüğü kendine ilişkin yönüyle algılamasına uygun düştüğü ve bizatihi halk tarafından savunulduğu için mümkün olabilmiştir. Birkaç örnekle, Jakobenlerin özgürlük, meşruluk ve iktidar olma hakkı konusundaki yaklaşımlarını özetlersek, bunun “devrimciliğe” özgü bir kavrayış (ama salt volantarist değil, kitle temeli olan bir devrimcilik) olduğunu görürüz.

Jakobenlerin Savunduğu Değerler

Robespierre10 Ağustos ayaklanması krallığı tasfiye etmiştir ve Konvansiyon kralın akıbetini tartışırken, Robespierre sorunu şöyle koymaktadır: “Bir kralı adil biçimde cezalandırmaya önem verenler cumhuriyeti kuramazlar. Kral ya saltanat sürmeli ya da ölmelidir.”

Bu, bir insana “yaşama hakkının” verilip verilmeyeceğinin tartışılması değil, nesnelliğin tespitidir. Hukukun o günkü düzeyinde yargılama, “haklılığın tartışılması” gibi kavranmaktadır. Halbuki feodalizm ölmüştür ve tarihi olarak yaşama hakkını yitirmiştir, öyleyse bütün simgeleriyle birlikte (kral dahil) tarihin çöplüğüne atılmalıdır. Bu görüşü despotizmden ayıran yine Robespierre’in şu görüşü olabilir ancak: ‘‘Hakların başında yaşama hakkı gelir. Mülkiyet hakkı geçinme ve yaşama hakkına bağımlı olmalıdır. Başta gelen yasa, toplumun tüm üyelerinin yaşama hakkını güvence altına alan yasadır…’’

Aynı özgürlük anlayışını, çağrıştırdığı başka pek çok anlamla birlikte yukarıdaki anlamıyla da içeren Marat’nın şu sözleri de ilginçtir: “Özgürlük, güç kullanarak yerleştirilecektir. Kralların hükümranlığını ezmek için özgürlüğün hükümranlığını uygulamanın zamanı gelmiştir.”

Jakobenlerin bu özgürlük anlayışına ve devrimin geleceğine bakış açılarına karşılık Jirondenler bu yaklaşımı, “Malınız mülkünüz tehdit edilmiştir. Varlıklı olanlar ile varlık sahibi olmayanlar arasındaki savaş körükleniyor…’’ diye karşılamaktadırlar. Besbelli ki feodal mülkiyetin bir kez ortadan kaldırılmış olması, mülkiyet hakkının geleneksel “kutsallığına” ağır bir darbe olmuştur ve bu, mülkiyeti başka bir temelde yeniden kutsallaştırmanın peşinde olan burjuvazinin, pek bilinen “pratik” yaklaşımı nedeniyle “iki ayağının bir pabuca girmesi” demektir. Konvansiyon’daki tartışma bugünkü modern anayasalarda yer alan ifade biçimlerine kadar ulaşır: “Mülkiyet hakkı güvenliği ve özgürlüğü bozamaz, insanın yaşama hakkı ve başkalarının mülkiyet haklarının çiğnenmesine yol açamaz” (Jakoben görüşü).

Bunlar, Konvansiyon içindeki çatışma konularıdır. Konvansiyon’un iktidarı, o gün “yazı da gelse, tura da gelse” burjuvazi kazandığı için burjuvazinin iktidarıdır. Ama bu iki görüşten birinin egemenliğiyle sonuçlanacak ve devrime niteliğini kazandıracak olan mücadelede, hiç değilse bir tarafla “özgürlük” vardır ve özgürlüğün “kısa bir süre kazanmasının” nasıl gerçekleştiği üzerinde de kısaca durulmalıdır.

Jakobenlerin kesin iktidar olmalarına ve Robespierre’in devrimin, mutlak önderi durumuna gelmesine yol açan, bir saray darbesi ya da bir gece baskını hükümet darbesi değildir. Bu bir yandan Konvansiyon içindeki mücadelenin, öbür yandan da ve esas itibarıyla bütün ülkede cereyan etmekte olan ve halkın ekonomik istekler ve “özgürlük” için (ekonomik ağırlıklı ve genel olarak zenginlere karşı olma bilincini temel alan) mücadelesinin yarattığı siyasal dengeler üzerinde gerçekleşen bir iktidar olmuştur. Belirtilmeli ki, halk kitlelerini Jirondenlere karşı ayağa kaldıran ve halkın bu dinamiğine zekice yaklaşmasını bilen Jakobenlerin dışında, “burjuvaziye karşı çıkma” niteliğinde bir başka eylem odağı daha vardır ki, bu jakobenlerin de, başını Jasques Roux’nun çektiği “öfkeliler gurubunun” da ve daha başka devrimci grupların kümelendiği ve kazanılan “her şeyi” milisleriyle koruyan, güç’ü sınırsız biçimde kullanan ve bu gücüyle Konvansiyon içindeki siyasi gelişmelere de yön veren Paris Komünü’dür. Bu Komün, Konvansiyonun aldığı devrimci kararlara başkaldıran Jirondenlerin üzerine yürüyüp, bu grubu meclisten silip süpüren ve Jakobenlerin mutlak iktidarına yol açan kitlesel bir temeldir. Jakobenlerin zaferini bu kitle olgusundan bağımsız düşünmek fantezi görüşler olarak kalır.

Jakobenlerin, Dağlıların, Öfkeliler grubunun ve Ovalıların Konvansiyon Meclisi içindeki ağırlıklarıyla alınan ihtilalci kararlara karşılık Jirondenlerin parlak bir politik entrika ile yasalaştırdıkları “12’ler Komisyonu”, devrimin kazanımlarına karşı açıktan saldırıya geçti. Jirondenler Bordo, Lyon, Marsilya ve Tulon kentlerinde Konvansiyon iktidarına başkaldırdılar. 12’ler Komisyonu halktan yüzlerce ihtilalciyi tutuklatıp giyotine gönderdi. Halkın buna tepkisi bir kere daha eyleme dönüşecekti elbet.

28 Mayıs 1793’te çeşitli seçim bölgelerinden gelen temsilciler, 9 kişilik bir “isyan komitesi” oluşturdular. 2 Haziran’da silahlı halk, Konvansiyon’u kuşatıp 12’ler Meclisi’ni dağıttı ve Jironden bakan ve milletvekillerinden bir kısmını tutuklattı. Robespierre’in ve Jakoben grubunun önündeki Jironden engeli de böylece kalkmış oldu. Konvansiyon Meclisi artık baştan aşağıya “devrimi sonuna kadar götürecek” güçlerin meclisi olmuştu.

Bütün bu olup bitenlerin “toplumsal hasılası”nın kurumsallaşması kaçınılmaz olarak geldi ve 2 Haziran ayaklanmasını izleyen üç hafta içinde yeni bir anayasa hazırlanıp 24 Haziran 1793’te, Konvansiyon Meclisi tarafından kabul edildi. Anayasanın girişi “Haklar Bildirisi” olarak düzenlenmişti.

1793 Anayasası somutlukta uygulamaya konulamamış, ancak o günün Fransa’sındaki iktidarın niteliğini, genel olarak devrimin ulaştığı noktayı ve bu arada siyasi belgelerin hazırlanışını fiilen gerçekleştiren aydınların bağlı olduğu değerleri göstermesi bakımından canlılığını bugün bile koruyan bir tarihi belge niteliğini taşımaktadır. 1793 Anayasası’nın altı çizilecek başlıca nitelikleri şunlardır:

Siyasi iktidar belirsiz bir kayram olan “milletin” değil; bireylerin tümünündür ve bu daha somut bir ifadedir.

Halkın parlamentoyu sürekli denetim altında tutması ilkesi benimsenmiştir. Kanunlar seçim bölgelerinden kırk gün içinde itiraz gelmediği takdirde yasalaşabilmektedir. Aksi halde, referandum öngörülmektedir.

Genel oy anayasal bir ilke olarak kabul edilmiştir. Seçimler her yıl yenilenecektir.

Halk, kendi anayasasını gözden geçirmeye ve değiştirmeye yetkilidir. Hiçbir kuşak, gelecek kuşağı kendi çıkardığı kanunlarla egemenliği altına alma hakkına sahip değildir, vb.

Bu anayasa, Avrupa monarşilerinin Fransa’ya karşı ittifakı ve ülkedeki güç dengelerinin bu belgeye tekabül edecek düzeyde henüz olgunlaşmadığı vb. gerçeklikler karşısında uygulama zemini bulamamış ve nihayet gelişen karşıdevrimciliğin 9 Thermidor zaferiyle (Robespier’in düşürülmesi) tarihin arşivine kaldırılmıştır.

Fransız Devrimi’nin Sonuçları

1789 Fransız Devrimi’nin, Jakobenlerin kesin yenilgisi ve gerici burjuvazinin devriminin gelişmesini durdurmayı başarmasıyla sonuçlanan ilk evresinde burjuvazinin demokrasiyi hangi sınırlara kadar tartışabileceğine ilişkin kanıtlar ortaya koymaktan başka, bu sınıfın istese bile, emekçi halk kitleleri sahip çıktıkça bazı demokratik hak ve kuramlara dokunamayacağı, sonuçta demokrasi kavramının soyut anlamı ne olursa olsun, içeriğinin her halükarda sınıfsal güç ilişkileri ve siyasal dengeler tarafından belirleneceğini göstermiştir. 1793 Anayasası’nın boyutlarına ulaşmamış olsa bile, 1789 Devrimi, 9 Thermidor yenilgisinden sonra da sürmüş ve günümüze kadar değişik aşamalardan geçerek bugünkü şekliyle kurumlaşabilmiştir. Bu sürecin, Fransız toplumu için olduğu kadar, aynı formasyon altındaki bütün ülkeler için de geçerli olan şu değerleri kurumlaştırıp kalıcılaştırdığı görülmektedir:

a- Demokrasi somut bir kavramdır. Özgürlük, eşitlik ve adalet gibi kavramların da somut içerikleri bulunmaktadır. Bu somutluk, sınıf ilişkileri ve iktidar tartışması alanında gizlenemez olarak açığa çıkmaktadır.

b- Demokrasi, bir kez bireyi “yurttaş” olarak tanımlayıp “yasa önünde eşit” saydıktan sonra, kendisini, kendisinin inkârına varacak süreçlere de açmış olmaktadır. Dolayısıyla demokrasi, bu içerikle tartışıldığında bile, burjuvazinin kayıt koyuculuğu altındadır, sınırlı olması yeğlenmektedir; hakların soyut olarak kabulü demek olan bu yaklaşım, demokrasinin mutlaklaştırılmasına götürmektedir.

c- Burjuva demokrasisinin kurumsallaşması, sosyal hayatın bütün alanlarında eskinin yıkılması ve yeni ilişkilere uygun bir hukuki statünün egemenliğinin kurulması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla eskiyi yıkan sürecin radikalliğinin ölçüsü, hem kurulan demokrasinin genişliği, hem de niteliği hakkında belirleyici olmaktadır. Feodal kurumlarla uzlaşarak varlığını sürdürmekten yana olan veya gücü bu kadarına yeten veya tarihi faktörlerin böyle bir sınırlama içine soktuğu kapitalist demokrasinin; feodalizmi hiçbir sınır tanımadan, ödün vermeksizin ve devrimci metotlarla yıkan bir burjuva demokrasisine göre daha dar kapsamlı olacağı muhakkaktır.

d- Dolayısıyla radikal bir demokrasi temeli üzerinde yükselen kültürel yapı içinde demokratik öğelerin yoğunluğu, böyle bir temelden yoksun kültürel yapılar içinde bulunmayacak, bu da bizi güncel kültür öğelerinin demokratik analizinde, bu güncelliği hazırlayan geçmiş temelin daha yakından tanınmasına götürecektir. Örneğin, Fransız toplumunun Alman toplumuyla ve bu toplumların kültürel yapılarının kıyaslanması sonucu görülecektir ki, burjuva devrimini “devrimci bir tarzda” gerçekleştiren Fransa’da bugünkü Alman toplumundan farklı olarak hem kültürel demokratik öğeler daha köklü ve yoğun olarak bulunurlar, hem de demokrasiye ve siyasal özgürlüklere ilişkin değerlerin ye kurumların sağlamlığı daha dikkate değer ölçüdedir.

e- Burjuva demokrasisi ve bu demokrasinin biçimlendirdiği kültür, demokrasinin kuruluşu evresindeki süreçlere ve özellikle halkın bu sürece katılımı ölçüsüne bağlı olarak geniş veya dar kapsamlı, sağlam veya iğreti kuramlarla birbirinden ayrılırken, klasik demokrasi tanımı temelinde bu farklılıklar görünmez. Eğer burjuva demokrasisinden söz ediliyorsa, belli kurumlardan ve işleyişlerden de söz ediliyor demektir. O halde, kurumlar (biçimler) kadar, bu kurumların içeriği de demokrasinin niteliği bakımından önem taşır.

f- Klasik demokrasilerin ilk ve en görkemli kuruluşu örneğini teşkil eden Fransız Devrimi’nin demokrasiyi şu kuramlarla kalıcılaştırdığını görüyoruz: Temsili niteliği olan parlamentolar; kuvvetler ayrılığı ilkesi ile siyasal güçlerin bir ölçüde denetim altına alınması ve yurttaşların devlete karşı belli güvencelere kavuşturulması; bütün yurttaşları hiç değilse soyut bir eşitlik kapsamında bir arada mütalaa eden ve yurttaş haklarını kâğıtta “dokunulmaz” (ama somutta dokunulur olan) güvencelere bağlayan anayasalar; herkese genel oy hakkı ve yasama gücünü ve yürütmeyi temsili kurumlar aracılığıyla “ulusal irade” temeline kavuşturmak (bu ulusal iradenin somutluktaki işleyişi başka faktörlerle son biçimine kavuşmaktadır); iktidarların “hukuk dışı ve keyfi” despotluğuna karşı, bir genel meşruiyet temeli belirleyip, böylesi iktidarlara karşı “direnme hakkını” bu temel üzerine inşa ederek anayasalarla meşrulaştırmak; bütün toplumu hiç değilse bir “hukuki genel sözleşme” etrafında toplamış gibi görüneceğinden, “genel” nitelikli kararları “referandumdan’’ geçirmek (böyle bir siyasal sözleşmenin fantezi olacağını burjuvazi daha ilk adımda ve pratikte görmüştür); ve nihayet insanı ilk kez insan olarak tarif etme ihtiyacının zorunlu bir sonucu olarak demokrasi kavramını insan hakları kavramı ile birleştirmek; bir kez seçilmiş yasamayı sürekli denetim altında tutacak “emredici vekalet” kavramının doğrudan kendisi veya benzeri işleyiş biçimleriyle “halk gözetim ve denetimini” kuramlaştırmak; halkın yönetme insiyatifine merkezi anlayıştan ödün vermek anlamında yerel yönetimleri (belediyeler, halkın bulduğu örgütlenme biçimleri olarak doğdular) kurumlaştırmak; insan hakları vb.

Klasik burjuva demokrasisine ilişkin bu değerleri kurumlaştırmış olması, Fransız Devrimi’nin, insanlık kültürüne önemli katkılar getirdiğini gösterir. Ancak, bunu 1789 burjuva devriminin “demokratik devrim” olma karakterine değil, bu devrime halk kitlelerinin bigâne kalmayıp doğrudan ve en geniş biçimde katılmasına, devrime katılan Fransız aydınlarının, bağlı oldukları moral ve politik değerlerden bir milim ödün vermeksizin sonuna kadar savaşmalarına, aydın olmanın insanı götürüp yüklediği misyonun altından kalkabilmek için gerektiğinde giyotini bile göze almalarına bağlamak gerekir. Robespier’in şahsında pekala simgeleştirebileceğimiz Fransız aydınlarının mirası üzerine gelen bütün bir 19. yy. Avrupa’sı aydınları, aydının kendi değerlerine bağlılığı geleneğinden kopmamalardır.

Kaynak Yazar: Ömer B. Canatan - Fransız Devrimi’nin Demokratik Değerleri
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku