Ultimate magazine theme for WordPress.

M.Ö. 3. Binyıl Anadolu’da Türk Krallığı

0 286

Eski Doğu üçgenini oluşturan üç medeniyet merkezinden Mısır ve Mezopotamya, M.Ö. 4. binyılın sonlarında, kendilerine has birer yazı icat ederek tarihi devirlere girdikleri halde, Anadolu yazıya ancak M.Ö. 2. binyıl başlarında kavuşabilmiştir. Buna rağmen, M.Ö. 3. binyılın son çeyreğinde (M.Ö. 2250’lerden itibaren) Anadolu’da neler olup bittiğini dolaylı olarak öğrenebiliyoruz.

Mezopotamya’daki Sümer sitelerini teker teker yenerek Mezopotamya’nın ilk siyasal birliğini sağlayan, ardından da İran, Anadolu ve Mısır gibi ülkelere seferler düzenleyerek Eskiçağın ilk sömürgeci imparatorluğu olmayı başaran Akkadlar, Anadolu üzerine düzenlemiş oldukları seferler hakkında bize ayrıntılı raporlar sunmaktadırlar. Bu raporlardan biri, Akkad imparatorlarından Naram-Sin’in M.Ö. 2200’lerde Anadolu’ya yapmış olduğu askeri bir seferi anlatmaktadır. “Şartamhari Metinleri” adıyla anılan bu yazılı raporda, adı geçen Akkad imparatorunun Sedir Ormanları’nı (Amanoslar) ve Gümüş Dağları’nı (Toroslar) aşarak Anadolu’ya girdiği ve Hatti kralı Pampa’nın önderliğindeki 17 şehir devletinden oluşan Anadolu koalisyonuna karşı savaştığı anlatılır.


MÖ 14. yüzyılda Hurri – Mitanni Devleti’nin sınırları.

Şartamhari metinlerinin Hattuşaş arşivinde ele geçirilen, ilk 7 satırı kırık olup, metin, 8. satırdan itibaren şöyle devam etmektedir:

  1. Bana karşı bütün memleketler isyan ettiler.
  2. Guşua kralı Anmanailu, Pakki kralı Bumanailu
  3. Ulluwi (Ullama) kralı Lupanailu, sonra.. kralı inmipailu
  4. Hatti kralı Pampa, Kaniş kralı Zipani….kralı Nur-Dagan
  5. Amurru kralı Huwaruvaş, Paraşi kralı Tişenki
  6. Armanu kralı Mudakina, Sedir dağları kralı İşgippu
  7. Larak kralı Ur-Larak, Nikku kralı Ur-Banda
  8. Türki kralı İlşu-Nail, Kuşaura kralı Tişkinki
  9. Toplam 17 kral, ki onlar savaşa girdiler ve ben onları vurdum
  10. Hurrilere karşı bütün orduyu seferber ettim ve sonra (tanrılara) şarap takdim ettim.
  11. O zaman savaşçılarıma, binlerce düşman askeri hiç mukavemet etmedi.

Metnin çok bozuk olan arka yüzünde, geceleyin düşman karargâhına bir baskın yapıldığı ve onların yenilgiye uğratıldığı anlatılmakta, alınan ganimetlerden eksik cümleler halinde bahsedilmektedir.

Görülüyor ki bu metin, Anadolu kökenli olmamakla beraber, Anadolu hakkında bilgi veren en eski yazılı vesikadır. Bu metinden anlaşıldığı kadarıyla, M.Ö. 3. binyılın sonlarında Anadolu’da büyük bir devlet yoktu. Ancak, her şehirde küçük bir krallık hüküm sürmekte idi. Aralarında hâkimiyet mücadelesi yaptıklarına şüphe olmayan bu şehir devletleri, dıştan gelen tehlikeler karşısında, içlerindeki en güçlü şehir kralının liderliği altında birleşerek, tek bir güç halinde mücadele etmesini de biliyorlardı. Gerçekten, bu vesikada da belirtildiği üzere, Akkad imparatoru Naram-Sin, 17 Anadolu kralının oluşturduğu koalisyona karşı savaşmış ve onları mağlup etmişti. Bu krallardan biri de metnin 15. satırında geçen Türki kralı İlşu-Nail’di. Burada geçen “Türki” kelimesinin Türk olduğuna şüphe olmadığı gibi, İlşu-Nail ismi de kulağa pek yabancı gelmemektedir.

Demek ki, günümüzden yaklaşık olarak 4200 yıl önce Anadolu’da değişik ırklardan muhtelif kavimler yaşamakta olup, bunlardan biri de Asya kökenli Türk kavmi idi.

Öyle sanıyoruz ki, M.Ö. 3500’lerde Sümer Türkleri Mezopotamya’ya yerleşirken, muhtemelen aynı tarihlerde Kafkaslar üzerinden gelen bir başka Türk kütlesi de Doğu Anadolu’ya yerleşerek burada bir şehir devleti vücuda getirmişti ki, bu, yukarıda adı geçen Türki Krallığı idi. Ancak, M.Ö. 4. ve 3. binyıllarda Anadolu’da yazı mevcut olmadığı için, bunların yaşantıları hakkında yeterince bilgi edinemiyoruz. Bereket versin ki, yukarıda sözü edilen çivi yazılı metin, hiç değilse M.Ö. 3. binyılın son çeyreğinden itibaren Anadolu’nun siyasal yaşantısına, bu arada dolaylı olarak Anadolu’daki Türk varlığına da ışık tutmaktadır.

Bu arada okuyucularımızın kafasında meydana gelmesi kaçınılmaz gibi görünen bir meseleye dikkatleri çekmek istiyoruz. Acaba, yukarıda tercümesini verdiğimiz çivi yazılı metnin 13. satırında geçen “Armanu memleketi”nin, bugünkü Ermenilerle herhangi bir bağlantısı var mıdır? Gerçekten ilk bakışta, söz konusu metnin 13. satırında geçen Armanu memleketi kralının, Ermeni kralı olduğu zannedilebilir. Fakat bu, doğru değildir. Çünkü Ermeniler, Doğu Anadolu bölgesine M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, yani Urartu Devleti’nin yıkılmasından sonra gelmişlerdir.


Louvre Aslanı ve bilinen ilk Hurrice Tablet

Öyle sanıyoruz ki onlar, M.Ö. 8. yüzyılda Anadolu’da güçlü bir devlet kuran Friglerin akrabaları idiler. İki asra yakın kabileler halinde başıboş dolaştıktan sonra, Urartu Krallığı’nın yıkılmasını fırsat bilerek, gelip onların topraklarına yerleşmişlerdi. Zira, Ermeni adına ilk defa M.Ö. 6. yüzyılda Pers kralı Darius’un kitabelerinde rastlanıyor. Ermeniler kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilâkis kendilerini “Haikh” (Tekil olarak Hai-Hay) olarak adlandırmışlardır.

Ermeni ismi tamamen Pers kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş olduğu bir isimdir. Çünkü bölgeye, M.Ö. 3. binyıldan itibaren Armanu ya da Armenia denilmekte idi. İşte Pers kralı, hegemonyası altında bulunan ve batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara, “Armenia bölgesinde oturanlar” anlamına “Ermeniler” ismini vermişti. Şu hususu da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9-6. yüzyıllar) ataları olarak göstermek istemektedirler.

Halbuki, yapılan filolojik tetkikler neticesinde, Ermenilerin kullandığı dilin, Hint-Avrupa kökenli dillerden olduğu anlaşılmıştır. Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. binyılda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde oturan Hurri kavminin diliyle akraba olup, Asya kökenli dillerdendir. O halde, Ermenilerin böyle bir iddiada bulunmaları, tamamıyla yersiz ve yanlıştır. Çünkü, filolojik açıdan, böyle bir görüşün haklılığına asla imkân yoktur.

O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Anadolu, 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt Zaferi’nden sonra Türk yurdu olmuş değildir. Türkler, günümüzden yaklaşık 4200 yıl önce Anadolu’ya yerleşerek, bu toprakları kendilerine yurt edinmişlerdir.

Şu noktayı da özellikle vurgulamak istiyoruz: Biz eğer Anadolu’yu, Malazgirt Zaferi’nden sonra yurt edindiğimiz şeklindeki eski bilgileri durmadan tekrar eder ve binlerce yıldan beri bu toprakların bize ait olduğu gerçeğini görmezlikten gelirsek, Rumlar ve Ermeniler başta olmak üzere, pek çok Türk düşmanı ortaya çıkar ve bize: “Mademki siz Anadolu’ya sonradan geldiniz. O halde, geldiğiniz yere (Türkistan/Orta Asya) defolup gidin” diyebilirler. Bu tür yanlışlıklara düşmemek için, tarihimizi çok iyi bilmemiz ve yeni araştırmaları mutlak surette gözden geçirmemiz icap etmektedir.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra, tekrar konumuza dönebiliriz. Akkad imparatoru Naram-Sin, Anadolu krallarının oluşturduğu koalisyonu yendikten ve çok sayıda ganimet aldıktan sonra memleketine dönmüştür. Bu ganimetler arasında bakırdan ve gümüşten yapılmış olanlar, çoğunluğu teşkil etmektedir.

O halde, Naram-Sin’in Anadolu üzerine yapmış olduğu bu seferi, bir çeşit keşif seferi olarak değerlendirmek mümkündür. Gerçekten Akkadlar, bu ilk seferde, Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü zenginliklerini tanımaya çalışmışlardır. Nitekim, Ur’da bulunmuş olan Akkadça bir metinde: “… (Tanrı) Nergal, kudretli Naram-Sin için yolu açtı ve ona Arman’ı, İbla’yı verdi ve ona Amanus’u ve Sedir Dağı’nı ve Yukarı Deniz’i bağışladı” şeklindeki bir ifade ile, yine aynı metnin diğer bir yerinde: “O, Amanus’u, Sedir Dağı’nı itaati altına aldı” denilmektedir ki, bu ifadelerden, Akkad imparatorunun, Anadolu’nun zenginliklerini çok çabuk tanıdığı ve vakit kaybetmeden Amanos bölgesini kontrolü altına aldığı neticesini çıkarmak mümkündür.

Belki de, Şartamhari metinlerinde adı geçen Sedir Dağı kralı İşgippu, Naram-Sin’in bu kadar kısa zamanda tekrar ülkesi üzerine geleceğini tahmin etmemiş olmalı ki, müttefiklerini yardıma çağıramamıştı. Böylece, inşaatlar için son derece gerekli olan kaliteli sedir, selvi ve şimşir ağaçlarının yetiştiği Amanos bölgesi, Akkad İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girmişti. Hakikaten, inşaatlar için gerekli temel maddelerin başında yer alan kerestenin, Mezopotamya’da mevcut olmadığı gerçeği göz önünde bulundurulursa, Amanos ve Sedir Dağları’nın, Mezopotamya ekonomisi için ne kadar önemli olduğu, daha iyi anlaşılır.

Anadolu, Amanos bölgesini Akkadların lehine kaybetmekle, güneydoğu sınırındaki güvenliğini de tehlikeye sokmuş oluyordu. Gerçekten, Amanos geçitleri Akkadların eline geçtiği için, Mezopotamya kavimleri, diledikleri zaman Anadolu içlerine rahatlıkla girebilirlerdi.

Nitekim, Akkad İmparatorluğu yıkıldıktan (M.Ö. 2150) sonra bile, Mezopotamya’da oturan kavimlerin Amanosları ellerinde tuttuklarını ve bu bölgenin ormanlarından yararlandıklarını gösteren belgeler vardır. Bu cümleden olmak üzere, Mezopotamya’daki II. Lagaş Sülalesi’nin güçlü kralı Gudea’nın (M.Ö. 21. yüzyıl) Amanos dağı ile ilgili iki metnine dikkat çekmek istiyoruz.

Bu metinlerden birincisi “A-Silindiri” adı ile tanınmakta olup, söz konusu metnin bir yerinde aşağıdaki kayıt mevcuttur: “Tanrı Ningirsu’nun En-rahibi Gudea, (o zamana kadar) hiç kimsenin girmemiş olduğu Sedir Dağı’na yol yaptı. Onun (= Sedir Dağı’nın) sedir ağaçlarını büyük baltalarla kesti. Sedir salları devasa yılanlar gibi Sedir Dağı’ndan nehrin suyu (istikametinde) aşağıya akıyordu…”

Gudea’nın “B Heykeli Yazıtı” olarak bilinen ikinci metni ise şöyle başlar: “O (=Gudea), Tanrı Ningirsu tapınağını inşa ederken, onun sevgili kralı Ningirsu, ona (Gudea’ya) Yukarı Deniz’den Aşağı Deniz’e kadar (bütün) yolları açtı. Amanos’da, Sedir Dağı’nda 60 kübit uzunluğundaki sedir kütüklerinden, 50 kübit uzunluğundaki sedir kütüklerinden (ve) 25 kübit uzunluğundaki KU ağacı kütüklerinden müteşekkil sallar kurdu…”

Gudea’nın bu metinlerinden, Lagaş’ta inşa edilen binalar için Amanos Dağı’ndan sedir ağacının getirtildiği ve sedir kütüklerinin nehir suyundan (Fırat) yararlanılarak, Güney Mezopotamya’ya nakledilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Lagaş’a 1100 kilometre uzaklıkta olan Amanosların, Mezopotamya ekonomisi için taşıdığı önem, böylelikle bir kez daha, açık ve net bir biçimde, ortaya çıkmaktadır.

M.Ö. 3. binyılda Akkadların seferleri ile başlayan Anadolu-Mezopotamya ilişkileri, M.Ö. 2. binyılda da bütün hızıyla devam edecektir.

Ancak hemen belirtelim ki, M.Ö. 2. binyılda Anadolu’da yaşayan Hititlerin vesikalarında da kendilerinden önceki kavimler hakkında ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Gerek Hitit vesikalarından, gerekse M.Ö. 3. binyıl sonlarından itibaren Anadolu ile ilgilenen Akkadların vesikalarından öğrenildiğine göre, M.Ö. 3. binyıl Anadolusu’nda, bir başka ifade ile Eski Tunç devri Anadolusu’nda şu kavimler oturmakta idiler: Hattiler, Luwiler ve Hurriler. Bu kavimlerden Hattiler Orta Anadolu’da, Luwiler Akdeniz sahilleri ile Batı Anadolu bölgesinde, Hurriler ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşamakta idiler. Adı geçen kavimlerden Hattiler ile Luwiler, konuştukları dil itibariyle, Hint-Avrupa kökenli idiler. Buna karşılık Hurriler, Türkçeye akraba bir dil konuşmakta olup, Asya kökenli idiler. İşte bu yüzdendir ki, Hurrileri biraz daha yakından takip etmemiz gerekmektedir.

Kaynak Yazar: Prof. Dr. Ekrem Memiş - Ortadoğu'da Türklerin Varlığı Tartışmaları
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku